26 Eylül 2011 Pazartesi

eski 2

Oha lan! Büyüdüm de devam yazısı yazıyorum. Bir öncekinin çok okunulup beğenildiğinden değil elbet. Zira bi boka da benzemiyomuş.

Ne dediğim belli değil.

Aslına bakarsan; Hiç bir zaman da olmadı.

Ama şu oldu:

İlk defa kartel dağıldığında hissetmiştim. Çocukluğumun grubuydu falan da, çok sevdiğimden, hayran olduğumdan öyle hissetmedim. Daha farklı, daha bilinçliydi. Çocukça değildi kesinlikle.

Otobüste dışarıyı izlerken olmuştu. Bir daha geri gelmeyeceklerini bildiğimden ürpermiştim.

Daha sonra da ara ara hissettim o duyguyu.

Okul biterken. İstanbul'a yerleşirken. Belki evlenirken. Yalnızlığı tek gerçeklik gibi görerek, vedalaşmayı anlamsız bulan ben; içten içe travma mı yaşıyorum ne?

Halbu ki vazo kırılırsa kırılsın. Nasıl olsa uhu ile yapıştırılır. En kötü ihtimalle yenisi alınır.

Ama yok, öyle olmuyor işte.

22 Eylül 2011 Perşembe

eski

Aslında sevmiyorum.

Az önce farkettim de.

Böyle düşünürler gibi; hayat böyle, hayat şöyle falan diye ahkam kesmek çok saçmaymış.

"Senin haddine mi densiz" diye hayatın sillesini yemekten korkuyorum:)

Hem zaten ahkam kesmede problem yok. sakız yazısı gibi aforizma üretmek kolay iş. Doğru tespit yapınca vayanassını derler en fazla. Tespitlerde bulunursun hayatın ruhu üzerine de, sakız fabrikasında çalışmıyosan da bi yararı olmaz.

Satranç oynayasım var çok fena.

Aslında hayatı geçiniz.

Sorgulanmayan hayat, eğlenceli olmaya layıktır.

Bak nasıl aforizma? Gelecek nesillerden ricam, beni böyle hatırlayınız. Kalıcı yapınız beni. Lütfen.

Şans önemli şey. Yok yok değil. Vazgeçtim. Sürekli şansın varsa sorun yok. Hani geçen sene haberlerde gösterdikleri, ayakkabı boyacılığı yapan, milli piyango büyük ikramiyesini birkaç kere (2-3) kazanıp, pişkinlikle "karıyla kızla kumarda yedim" diyebilen adam. Mutludur di mi ya? Geçmişte yaşamıyodur en azından. Arada dönüp bakıyodur da. Ama argadaş şans adamın yüzüne bir kere gülüyosa ya gerçekten.


Bak aklıma geldi A. Şerif İzgören'in anlattığı taksili maksili bi hikaye vardı. Adam önceden zenginmiş de sonra batmış, taksi şoförlüğüne başlamış. Taksisine binen herkese aynı muhabbeti yapıyormuş ta ki, hoca bunun taksisine binene kadar. Hoca da durur mu? yapıştırmış cevabı "dikiz aynasına bakarak araba süremiyosun da, dikiz aynasından hayatına neden devam ediyorsun" diye. Tam böyle olmasa da, bir-iki yaklaşıkla buna benzer.

Alex ferguson'un da bi lafı var. bir maç içerisinde hakemler aleyhinize kararlar verir. Ama sene sonunda lehinize verilenler ve aleyhinize alınan hakem kararlarının birbirini götürdüğünü görürsünüz der.

Ahan da karma'ya bağladım yine. Eden bulur adamım da konu bu değildi ya. Aslında konu bile yoktu.

Evimi özledim. Antalya'yı. Küçükken oyun oynadığım mahalleyi.

16 Eylül 2011 Cuma

pıtırcık

Bir süre günlük olarak kullanmaya niyetliyim bu yerleri. Zira doğmamış çocuğa mektup yıllardır kurduğum bir özlem. E madem baba olucaz; o halde neden yazmayayım buralardan dedim.

Sevgili yavrum,

Anan sana pıtırcık diyor. bazen de pıhtış. Ama inan en çok da "sinsi piç" diyor. Zira dünyaya gelmen pek plansız yürüdü be canım. Neyse, o sizin aranızdaki mevzu, ben karışmam.

Şu sıralar gündem maddemiz cinsiyetin. pipi ile kuku arasındaki gidip gelirken aklımız, daha önce gerek benim gerekse manoş'un baktırdığı fallarda, falcı karılarının gazıyla seni erkek olarak bekliyorduk. Dum dum. ananı bilemem. ben öyle erkek diye inanıyordum. Fakat bu gün çin falı denen şeyi bilmem kaçıncı farklı kişiden yüzde 90lık başarı garantisiyle tekrar ve tekrar duymam üzerine oturduk hesapladık. Sonuç; Gız! Hadi bakalım ne varsa çinlilerde var. o yüzden bir iki ay boyunca sana kız diye bahsedicem, sonra alınma diye şimdiden söyliyeyim istedim. bi de şöyle bir şey var. şimdi eski mektuplar yıllar önce bulununca kullanılan türkçe bir garip gelir. Tahminimce sen bunu 2028 yılında falan okuyacaksın. Gülme o yüzden. hadi kal sağlıcakla. baay.

Not: Eğer erkeksen Çin'in ünlü bi meydanında göster amcalara pipini dicem, sen de gösterceksin. okeyto?

Not 2: Kızsan da tebriğe gerek yok bence. bu gün itibariyle 1 milyar nüfusu var adamların :)

27 Ağustos 2011 Cumartesi

la gerizekalı aptal aptal gonuşma salakghhh

Böyle buyurdu Alpuş!

Çok kızmıştı çünkü. Hiç tahammülü yoktu mantıksız söyleme. Bir anda, fütursuzca dökülüvermişti ağzından kelimeler.

Ulan gerizekalı! Aptal aptal konuşma! Salak!

Kız durdu. Şaşkındı. Karşı cevap verme çabasındaydı. Lakin söyleyecek sözü yoktu. İstemsizce güldü. Birlikte güldüler. O günden sonra aralarında bir şifre oldu; la gerizekalı aptal aptal gonuşma salakghhh

17 Ağustos 2011 Çarşamba

milat

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

17 Ağustos 2011 Çarşamba Saat ~20:00 Küçükyalı,İstanbul

27 Temmuz 2011 Çarşamba

şafak sıkıştırması

Şafak sıkıştırması diye bi şey var. Askerliğini yapanlar iyi bilir. Askerliğin son günlerinde yaşanır. Padişah gibi hissettir insana kendisini. Bitiyor olmasının verdiği bir rehavettir. Hatta çoğu mehmetçik bu rehavetten pisi pisine ölmüştür. Yani "ben mi kontrol edicem bu şafaktan sonra dedektörün pillerini?" deyip mayına basan insanlardan bahsediyorum.

Bende de o var sanırım şuanda. Askerliğimde yaşamadığım kadar üstelik, iş hayatında yaşıyorum. Bi şey yapasım gelmiyor.

24 Temmuz 2011 Pazar

suyun yolu

Yaşam koçu diye bir şey var. Ben hiç görmedim de, duydum. Aslında bir tanesini de gördüm diyebiliriz. İnsanların kişiliklerindeki güçlü ve zayıf yönlerin ortaya çıkarmaya ve pozitif düşünceyle zayıf yönlerin geliştirilmesinde rehberlik ettiklerini düşünüyorum. Yani başka ne olacağıdı ki?

Beleşten para kazanmak mı? Emin değilim. Sonuçta ben kendi kendimin yaşam koçuyum. Kendimden de para mı alcaktık? Ama eşime dostuma hobi olarak yaptığım şeyden para kazanılır mı ki? Sağlam pazar, iyi reklam gerekir bunun için. Hiç tarzım değil. Nasıl yapılır ondan de emin değilim. Ama aklın yolu bir, bence şöyle;

İyilik ve doğruluğun mutlak kavramlar olmadığından şüphe yok aslında. Ama hep bir sorunun birden çok çözümü olduğunu bilirdim de en iyi ve en doğru çözümün, kendi bulduğum olduğunu anladım. Ne de olsa; herkesin kendi doğrusu; kendince en iyi çözümü. (Yaşam koçları da bunun ekmeğini yiyor)

Suyun yolu varsa da kendi buluyor nasılsa. Bir su yolu yoksa da, o yolun oluşması zaman ve tekrar meselesi. Aynı durumlarda ortak davranışlar, o yolun oluşması için şart. Zor olan o suyu başka yola itmek. Ve kim olursa olsun, ister adına yaşam koçu densin, isterse de arkadaş densin; kişi istemedikçe kimse bi şey yapamaz. Kimse farklı yol kullanmamız için bizi yönlendiremez. ve kimse bana doğru bildiğimi yanlış, yanlış olanı da doğru kabul ettriemez.

İyilik ve doğruluk için irrasyonel demiştim de, aslında o kadar da ölçülemez değiller. Teamülleri bir kenara bırakırsak, yazılı olan kurallar neticede kötü ve yanlışın ne olduğu hususunda bize oldukça yardımcı olurlar. Ama yazılı olmayan, herkesin ortak davranış sergilemediği şeyler? "Sokağa tükürmek kötüdür" gibi etik kurallar değil demek istediğim. Daha özel, daha bencil, belki ahlaki konular.

Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değer değildir -Sokrates

Yaşlı teyzeye, dolu otobüste yer verilmesi gerektiğinin öğretilecek bir yanı yok. Ahlaklı olmakla da hiç mi hiç alakası yok bence. Asıl bakılması gereken husus; ne kadar düşünebiliyoruz? İster bir konu hakkında düşünmek olsun, isterse de karşındaki gibi düşünmek olsun(empati). Herkes düşünür, herkes bir sonuca bağlar fikrini de. "De" sinde kalıyorum. Aklın yolu bir biliyorum da neden buluşma noktası benimki olsun? Benimki olmasın tabi de, şöyle diyeyim; kabul edilebilinir tek bir görüş olsun? Çünkü; su akar yolunu bulur du.

Peki su olarak metaforlaştırdığımız bir görüş olması gereken yolda mı? "Herkesin su yolu kendine" diyerek abuk bir cevap vermeyi isterdim. Ama sanırım bu bir inanç meselesi. Deneme-yanılmalar yanılsamalara kapılmadan yapıldığı takdirde boş levha dolar (yazar burda tabula rasa ne demek biliyorum demek istiyor. Bknz. Tabula Rasa)

John Lock; İnsan bütün bilgilerini deneyimleriyle elde eder. Çünkü insan doğuştan hiçbir bilgi ve doğru taşımaz derken, Sokrates'in bilgi doğuştan gelir görüşünü tamamen zıttını savunur.

Bakınız tarihin ilk yaşam koçlarından Sokrates(Kesin kemikleri sızladı) Suyu yoluna koymak için neler yaparmış. Yaşam koçu'yum koçum ben! diyen teyzelerin yaptıklarına ne kadar benziyor. google'da aradım bu çıktı;


Sokrates bilginin insanda doğuştan olduğunu, bunların hatırlanmasıyla bilginin elde edileceğini söylüyordu. Bu doğuştan olan bilgiyi ortaya çıkarabilmek için özel bir çalışma gerekir ki, bu Sokrates’in yöntemini oluşturur. Onun yöntemi iki bölümden meydana gelmektedir.  

1- İronie (alay)
2- Maieutique (doğurtma).

1- Alay (ironie): Sokrates karşısındaki insanların yanlışlarını düzeltmek ve arkasından doğruları göstermek istiyordu. Bunun için de karşılıklı konuşma diyalog yolunu seçmişti. Karşılıklı konuşma esnasında karşısındakine "hiç bir şey bilmediğini" söylüyor ve onun fikirlerini söylettiriyordu. Daha sonra bu düşüncelerin yanlışlarını ortaya koyuyordu. Karşısındakinin yanlışlarını bir bir açıklıyor onunla adeta alay ediyordu. Bu sebeple onun bu ünlü "alaycılığı" yönteminin olumsuz yıkıcı yanı kabul edilmiştir. 
2- Doğurtma (Maieutique); maieutique (Fr.), maieutic (İng.), maieutik (Alm.), tevlid (Arapça), istiladiye(Osm.): Bu aşamada karşısındakinin sağlam zannettiği bilgilerini sarstığını görünce Sokrates soru-cevap tekniği ile konuşmaya devam ederek doğruları kendisine bulduruyordu. Yani, konuştuğu kimsede doğruyu meydana çıkarmağa girişiyor, onun zihninde saklı olan bilgileri doğurtmaya uğraşıyordu. Bu sanatına da, annesinin ebeliğine benzeterek maieutique (doğurtma, doğurtuculuk, doğum yardımcılığı, ebelik) adını veriyordu.

Sokratik yöntemin uygulanışı

Sokrates’in yönteminin çok açık bir örneği olan Menon diyalogundan seçilmiş aşağıdaki parçada O, bir köleye hiç bilmediği geometri problemini bulduruyor. Bu yöntemde uygulanan basamakları şöyle sıralayabiliriz: 
1- Sokrates burada, kendisine güvenmediğini ve hiçbir şey bilmediğini söyleyerek konuşmaya başlıyor.
2- Öğrenmenin bir hatırlama olduğunu söylüyor.
3- Köleye bildiklerinden hareketle adım adım yeni bilgiler veriyor.
4- Ona önce anlatıyor, ardından "değil mi?", "olur mu?", "olmaz mı?", "bulunur mu?", "etmez mi?" gibi sorular soruyor.
5- Köle bu sorulara kısa cevaplar veriyor.
6- Böylece köle bir geometri problemini çözmüş oluyor.
7- Bütün bu bilgilerin, kölenin kendisinde olduğunu, onun sadece bu bilgileri doğurttuğunu söylüyor.
8- Başka bir konuya geçiyor.
Sokrates'in uyguladığı yöntemi başka bir örnek üzerinde tekrar görelim. Eflatun'un Diyaloglarından Gorgias'da retorik (güzel konuşma, söylev, hatiplik) konusu açıklanmaktadır. Sokrates burada doğurtma yöntemi ile Sofistlerin yanlışlarını ortaya koymaktadır.

Bu diyalogda Sokrates yöntemini şöyle uyguluyor:
1- Önce karşılıklı konuşmaya karar veriyorlar.
2- Sokrates sorular yöneltiyor.
3- Karşısındakinden kısa cevaplar istiyor.
4- Cevaplar "evet, hayır, öyle, doğru" şeklinde oluyor.
5- Böylece adım adım kendi fikirlerini karşısındakine kabul ettiriyor.
6- Karşısındaki insanın da aynı fikirleri savunduğunu söyleyerek yanlışları ve çelişkileri ortaya koyuyor. (ironie).
7- Tartışmacının konuşmayı bitirmemesi için tekrar konuya çekiyor. Başka bir konuyu tartışmaya başlıyorlar.

Bu örneklerde de görüldüğü gibi Sokrates’in yöntemini şöyle tanımlayabiliriz;

"Önceden özenle düzenlenmiş sorularla karşısındakinin zihninde saklı olan doğruları açığa çıkarma, böylelikle ona gerçeği buldurma temeline dayanan yöntemdir." Bu yöntem bir tümevarım yöntemidir.

Bu yöntemde daima kolaydan zora, özelden genele, tikelden tümele, olaylardan sonuca giderek gerçeğe ulaşılır. Sokratik yöntemde; 
kendisi, hiç bir şey bilmiyormuş gibi görünerek, karşısındakini konuşturarak ustalıkla gerçeği buldurma söz konusudur.

Sokratik yöntemin birinci basamağı olan “ironi" "alay" basamağında temel amaç, bir konuyu (tanım, sorun) karşısındakine tartışma yoluyla kabullendirmektir. Bunun için de tartışmacıya, önce hiçbir şey bilmediğine inandırma, sonra onun kendi söylediklerindeki çelişkileri ortaya koyarak fikirlerinden vazgeçirme söz konusudur. Bundan sonra tartışmacıya doğru bilgiye ulaşabileceği duygusu verilir. Genellikle Sokrates yönteminin bu basamağı yanlış anlaşılmakta ve buna ironi (alay) basamağı denilmektedir. Halbuki Sokrates'in amacı, karşısındaki insanın fikirlerinin yanlış olduğunu ortaya koyduktan sonra onun gerçeği bulması için motive olmasını sağlamaktır. ironi genellikle cynicism, sarcasm rölativizm ve nihilizmile karıştırılmaktadır. 

Halbuki bu basamakta Sokrates kendi fikirlerinin yanlışlığını anlayan kişinin konuşmaya devam etmesi için onu teşvik etmekte, adeta tartışmayı kızıştırmaktadır. Daha sonra ise, uygun, sistemli sorularla tartışmacının bilmediği, fakat tartışmayı yapanın bildiği doğrular adım adım buldurulmaya çalışılmaktadır. Yöntemin bu ikinci basamağına maieutique -doğurtma- adı verilir. Bu basamakta kişinin bildiklerinden hareketle yeni bilgiler kendisine buldurulur. 

22 Temmuz 2011 Cuma

ikinci basamak

Daha sonra unutmayayım diye şimdi sıcağı sıcağına yazıyorum. Bugün terfi aldığımın haberi geldi. 6 yıldır terfi bekleyen insanların arasında utanıp sıkılarak yaşadım sevincimi. Çok ilginç bir duyguymuş. Allah utandırmasın.

edit1: Terfi değil de pozisyon değişikliği aslında.
edit2: 6 olmasa da 4-5 kesin var. 1,5 yıldır ben bekliyodum zaten.

aydabir

Ayın durumu mudur, yoksa vücut saatinin getirisi midir bilmem de nerdeyse ayda bir çok daha hassas bir denyo oluyorum. Böyle alıngan kırılgan falan. Umutsuz arabesk zaman diliminde yaşayan bir tembel hayvan gibiyim. Verdiğim örnekte hayır yok baksana.

Ve hayat

İbrahim'e söylemiştim, sanırım çoğumuz için de geçerli; "Senin zihninde bir über insan var. Sen hareketlerinle sadece onu taklit ediyorsun" diye. Ve sen o taklit ettiğin hareketlere hiç esneklik payı vermiyorsun, o kadar katı ve bağlısın ki o tipe, bu yüzden hayat en çok seni kırıyor. Çünkü hayat o kadar acımasız ve sert ki sen ona karşı koyacak esnekliği tanımıyorsun.

Bir fikre, düşünceye, inanca bu kadar bağlı olmak, hayatla arandaki gerilimi arttırıyor. Gerilim arttıkça da bir zaman sonra illa ki kırılıyor. Kırılınca da çok acıtıyor..

Hayat zaten acımasız, yaşamak kolay değil. Ne diye biraz daha zorlaştırırız ki?

aklet

İki tip adama ifrit olurum.

Biri kot pantulun altına kundura giyenden. Biri de bu devirde içine hala atlet giyenden.(Gerçi dışına giyse daha fena. Sadece giyse çok daha fena. Sanırım benim derdim atletle adamım! Bak aklıma geldi şimdi; yıllar önce Biga'nın kapalı pazarında dolaşırken, pazarcının yazdığı "aklet 500bin lira" dövizi geldi aklıma. "Aklet ne la kafasına koduğum?" diye girişesimiz gelmişti Eren'le. Ayrıca şu da var; bir kadının atlet giymesi, bir erkeğin giymesinden çok daha kötü yapıyor beni. Hele hele arkadan görünen gölgesinde bir yamukluk varsa. Ayyh fena oldum. Resme bakın ne anlatmaya çalıştığımı göreceksinizdir.)

21 Temmuz 2011 Perşembe

kadın olmak

Kadın olmak zordur da neden zordur? Üstünüze alınmazsanız genelleme yapmak istiyorum cancişler.

-Bir sürü kıyafet olmalı, bunlarla hergün yeni kombinasyonlar oluşturulmalı. Çok fazla alternatif var. Geçiniz.

-Eşi kadın seçer. Erkek ister, kadın seçer. Yazık la bize. Seçerken bir sürü parametreyi bir araya getireceksin falan. Çok fazla alternatif var. Zor yani.

-Dedikodu önemli. Zaman geçireceksin de, ister karşında biri olsun lafın belini kır. İstersen de aç televizyonu sabahtan akşama o program senin bu talkshow benim dolaş dur. Çok fazla alternatif var. Oysa erkeklere aç telegolü uslu uslu izlesin.

-Vites mi değiştiresin, pedala mı basasın, yoksa yoldan geçen yaşlı, çocuk, hamile ve kedilere mi dikkat edesin? Erkek olsan motor bağırıyo mu dinle yeter. Araba sana her şeyi zaten anlatır.

-Bir de toplumcana yüklenen sorumluluklar var. Yok oturma, kalkma, konuşma, bakışma. Bissürü bi şey. Öfffh!

-Diyelim ki erkek olan iki arkadaş karşılaştı. konuşma şöyle olur genelde;
*Naber?
*İyi, senden naber?
Ama söz konusu erkek değil de kadınlar olunca iç sesi de eklemek gerekebilir;
*Naber?
(saçını mı kestirmiş, yok yok kestirmemiş)
(ojelerinin rengi ne güzelmiş, kaç numara acaba)
(ayakkabılara bak götüm gibi)
*İyi senden naber?
(onun üstüna o giyilir mi hiç!)
(kolyen güzelmiş tatlım)
(o çocuktan ayrıldı mı acaba?)

Görüldüğü üzere erkekler tekdüze, basit iken kadın olmak çeşitliik gerektiriyor. Bundan zordur işte.

19 Temmuz 2011 Salı

evlendik

Şimdi ben rasgele blogların birinde "evlendiğim için uzun zamandır yazı yazamadım panpişleriim :)) " diye okusam; vay gerizakalı der nıhahaha diye pis pis gülerdim. Halbuğse hiç gerek yokmuş.

Evlendik. Mutlu muyum? mutluyum! Pişman mıyım:) değilim! Yine olsa yine evlenirim.

Devlet Buba izin verdi, ve biz de vitamin ailemizi kurduk. Vatana millete hayırlı uğurlu ola!!

25 Mayıs 2011 Çarşamba

empati

Manolya'nın koluna tutundum. Gözlerimi kapattım. Ve 10 dakika öylece yürümeye çalıştım. Düz kaldırımda zor yürüdüm, onların bütün ömrü böyle geçiyor. Denemek lazım. Peki empati mi bu? Ondan emin değilim.

Vücutsal tepkiler

Vücut tepkileri ortak oluyor sanıyorum ki. Onu da şurdan anladım; bir gün çok alkollüyken eski zaman televizyonları gibi, görüntü aşağıdan yukarı kayarken yanımdakine dediğimde "aa harbi lan!" cevabıyla farkettim. Tamam donelerim pek sağlam değil. ama buna inanıyorum. vücut tepkileri kimyasal formuller gibi şeylerse eğer, herkeste aynı olabilir. Aşık olunca, acı duyunca, sarhoş olunca, boşluktan düşünce böylesi anlık durumlar için kimyasal etkileşimler herkeste aynı oluyor.

Bir de kafa kullanmayı gerektiren işler var. Örneğin hatırlamak!

Herkeste aynı mı bilmem de annemle aynı. onun tabiriyle "beyindeki kaymak tabakası"ndan kaynaklı. Zaten geçmişi hatırlayamıyorum, eğer bir şeyi çok ayrıntılı anlatıyorsam da kesin yazıyorumdur. Nasıl anlatsam bu durumu bilemedim?? Hani çok aç olursun saatlerce birşey yemezsin de yemek yiyince bi garip olursun. Çoğu zaman öyle geziyorum işte ben ortalıkta. Sonra da unutuyorum tabi. Alzheimer başlangıcı olmasın lan!?

23 Mayıs 2011 Pazartesi

telefon melodileri

Şuanda cep telefonum arandığında çalan şarkı; The Dining Rooms grubunun ink albümünün 03 numaralı Thank you? isimli güzide parçasıdır. Ondan bir önce; Portishead - Sourtimes, bir önce; Portecho - Sympathy, bir önce; Clint Mansell - Party(Requiem for a dream OST) Bir önce; Prodigy'den bi şey, (dın dırıdırı dındındın dığn), önce; Fatboy Slim- The Rockafeller Skank, önce; Tribal isimli polifonik bişey. bi önce nokia'nın tik taklı bişeyi. Öyle işte. Paylaşayım dedim.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Plastik Çiçekler ve Böcek

Redd süper grup. İlk başta titrek sesten dolayı antipatik geliyordu, ama bu albüm apayrı.Hastası etti kendine. Uzun mesafeli şehirlerarası otobüs yolculukları için ideal. Onlarca saati tekbaşına devirir cinsten çünkü. Keşke yol olsa da gitsek, gitsek de dinlesek.

Aklımda net bir şey yok. Sadece yazmak istiyorum. Tabi bunda, sabah gelirken bu albümü dinlemem etken.

Dünya bir roman mı ki? Kahraman olmak lazım illa ki.

Herkes kendi roman kahramınıyken, belki kendi filminin yıldızıyken; ne diye figuranlara ihtiyaç duyar ki? ben yalnız kalmak istiyorum çok zaman kendi dünyamda. Bir de amerikan filmlerindeki o başarı öyküleri neden hep yalan olur ki? Bir de başarı dediğim nedir ki allasen?

İşi sevmemekten neler düşünüyorum.

Başarı ya da başarısızlık yoktur. Nedenler ve sonuçlar vardır. Başarı ise ancak tutarlılık olabilir. Geçiniz.

Bir de hayat çok garip. Martılar falan.. Şaka bir yana 27 yaş gerilimi içerisindeyim sanırım. N'alakası var yaşla diyenler için gelsin. (Bkz: 27 yaş krizi)

Bak bu şarkı da güzel;

Mutlu olmak için sevmek için görme, işitme
Mutlu olmak için sevmek için bilme, çok düşünme


Amaan. Fak dı sistem.

10 Mayıs 2011 Salı

öfke, açgözlülük, kıskançlık, oburluk, şehvet, gurur, tembellik

Yedi tane topu topu. Liste daha gider aslında. Zorlasan kısalta da bilirsin. Ama "son hali, en idealidir" diye bir düstur edindim az önce. (Öyle elimden dökülüverdi klavyeye) Zaten hıristiyan alemi de asırlardır benimsemiş bunları günah diye. Binaenaleyh zor olmadı bulmam. (oha ilk defa kullandım binaenaleyhi!!)

Neyse efendim, diyeceğim odur ki; İyi adamız diye geçiniyoruz da, ahiret vakti kol gibi hesap gelecek bana şimdiden söyleyeyim. İslamın şartları zaten yerine gelmiyor da.. Oturdum sağ omuz-sol omuz hesabı yapayım dedim ben de, belki başka yönden yırtarız diye düşünürken bu geldi aklıma.

Hazırsak ne kadar günahkar olduğumu hesaplıyorum. Yüzdesi yüze yakınsa sıçtık, değilse fevkalade. Bakalım yedi ölümcül günah bu duruma ne diyor. Sağdakiler hissettiğim oranlar bu arada

öfke --> %27
açgözlülük --> %33
kıskançlık --> %16
oburluk --> %52
şehvet --> %69
gurur --> %45
tembellik --> %82
_____________________
ortalama: --> %46,29

Cennet kaçla alıyor acaba?

mutluluk

Mutluluk nedir? Nasıl mutlu olunur?

"Gideceğimiz yeri bilmezsek, oraya vardığımızı nasıl anlayacağız?"

Mutluluk bir serüven fakat sürprizler olmuyor ki hep. Sürpriz ne demek ki ayrıca?

Ne yapınca mutlu olduğunu bilmek mi önemli? Ne yaparken mutlu olduğunu bilmek mi?

Bir şey öğrendim.

Mutlu olmak için problem çözmek gerekiyormuş. Ee, çözümsüz sorular? Gidiş yolu mu mutluluk hissi veriyor o zaman da insana.

Kafayı kırasım var çok fena!

30 Nisan 2011 Cumartesi

20 Nisan 2011 Çarşamba

kaşınmak

alçı sancısı
Küçükken yapardım.

Kaşınan yeri hiç ellemeden, kaşıntının kendiliğinden geçmesini beklerdim. ama olmadı, olmuyor. Böyle inatlaşınca olmadığı gibi, başka yerlerin kaşınmasını tetikleyerek daha çok ıstıraba neden oluyor.

Kaşınmak nedir?

Dayak istemektir. Yapılmaması gereken şeyi yapmaktır.

Değil tabi. Tıp literatüründe pruritus olarak geçiyormuş. Derideki sinirlerin beyni uyarması sonucu oluyormuş.

Sinir stres işi yani. Zaten kaşınmanın da çoğu zamanki nedeni psikolojik oluyor. Benim için bu konuda en komik örnek her zaman için Eren olmuştur.

Televizyonda belgesel izlerken kıllı mı kıllı, koca mı koca bir tarantulayı görmesiyle başladı her şey. O günden sonra Eren'e ne zaman "tarantula" desen, hatur hutur kaşınır oldu yavrucak, yazıkk..

Bir de şey var kaşıntıyla ilgili. Başkasında da olur mu, yoksa bana özgü bir manyaklık mı bilmiyorum da. Şey; şimdi diyelim ki kolum kaşındı. Odaklanıp, kaşınan bölgeyi tek bir noktaya sınırlayıp tırnağı batırınca, vücudumun apayrı bir bölgesinde anlamsız bir şekilde kaşıntı oluyor. Akupunktur hesabı sanki, ayaktaki noktanın bilmem nereyi etkilemesi gibi. kolumdaki kaşınan yer sırtımı, sırtımdaki dizimi, dizimdeki kulağımı tetikliyor... Böyle gidiyor işte. Kaşıntı sıçrıyor. Ve ben durduramıyorum.

12 Nisan 2011 Salı

procrastination


Nooldu len? Hızlı gittin seyrek mi düştü?? (iç ses)
Yazarız yea! Hele bi yarın olsun da.. (diğer iç ses)
Buraları unuttum sayılmasın. Çok fena şeyler beyan edicem yakında. Hepsi taslaklarda duruyor. Başladım sonu gelmedi, tamamladıkça eklemeyi düşünüyorum.

Başlık ingilizce. Çok bildiğimden değil de literatüre öyle geçtiği için ingilizce. Bi ara ne olduğunu da yazarım :)

26 Mart 2011 Cumartesi

küfür

Çok ağzı bozuk birisi değilimdir. Yettiği kadar, derdimi anlatacak kadar ederim.

Çekinirim topluluk içinde küfretmekten; "aman ayıp olur" kaygısından. Yazı yazarken çok yersiz kullandığımı farkettim geçenlerde. Bir bukowski değiliz tabi, sanat olsun yazdığımız. Yersiz küfürler beni rahatsız etti başkasını neden etmesin ki?

Ama küfürün bir de acı azaltıcı etkisi varmış. Şereffsizim aklıma gelmişti diyor, eski de olsa haberin linkini veriyorum. Ahan da link

22 Mart 2011 Salı

zihin manipülasyonu

Geçenlerde bir arkadaşıma (tamam lan tamam, Mert'e) hızlı konuşmanın aslında çok kötü bir şey olmadığını, hatta ehil dillerde zihin manipulasyonu için kullanıldığından bahsedicektim. Araya laf girdi, bişi oldu kaynadı gitti. Ben de buraya yazayım istedim.

Nedir zihin manipülasyonu? En kısa tanımıyla: Fena bir şey. Ben de Derren Brown sayesinde öğrendim.

Derren Brown zihin manipulasyon teknikleri kullanarak konuşması ve bakışlarıyla karşısındaki insanı ya da insanları hipnoz edebildiği, standart hipnoz yöntemlerine başvurmadan bir insanın hafızasını manipüle edebildiği iddia ediliyor. Örneğin anılarınızı silmek gibi.

Şovlarında metroda giderken hangi durakta ineceğini unutturduğu insanlar mı istersiniz? Yoksa kaybeden bilete ikramiye verdirdiği gişe gorevlileri mi? Ya da aklından geçen soruyu tahmin ettiği insanların yaşadığı şoku mu? Ne alırdınız?

Ben nasıl tanıdım bu adamı anlatayım. Şovunda, piyango çekilişinde çıkacak sayıları bilmesiyle gaztelere düştü. Tekniğine göre herkesten numaralar için sırasıyla tahminler alıp, o tahminlerin aritmetik ortalamasıyla büyük ikramiyenin (sayısal loto gibi bişii) numaralarını bulduğunu açıklamıştı. "Aha manyak niye oynamamış ki bunu" dedim bir de "dur ben bunun internet sitesi şeklinde yapayım" dedim. Öyle proje olarak hala durur, neyse..

işte böyle manyak adam. vidyoları var. Bu var mesela.

İrrasyonaliteye uygun; o yapıyosa ben de yaparım ki! diyip yakında başlarım deneylerime. Allah o neolduğunu bilmeyecek deneklerime kolaylık versin. Beni çok yanlış tanıyacaklar. Ama olsun. her şey bilim için. Her-Şey-Biliğm-İçiğn heşşeybilimicin!!!

20 Mart 2011 Pazar

ölen kişinin telefon numarasını rehberden silmek

En zoru da ölen arkadaşı telefon listesinden silmek.

Öldüğünü, artık olmadığını biliyorsun. Ama o listeden silmek, uzun zamandır görüşmediğin biri olsa dahi tokat gibi vuruyor insanın yüzüne gerçekleri.

Her ölüm erkendir de, ya intiharlar?

Tanıdığım en aklı başında insanlardan biriydi. İntihar kararında bunun payı var mı? Yoksa gerçekten de "intihar; başkasını cezalandırma yöntemi mi?" şuanda emin değilim.

Çok şey yazılır, çok şey söylenebilinir. Gerek yok. Sen rahat uyu Murat.

17 Mart 2011 Perşembe

çıt dedi

Burun için aldığım raporun sonlarına gelirken olaylar şöyle gelişti;

Zincirine güvendim dev gibi köpeğin!! Bilmem ne çoban köpeğiymiş, bi ton gelir bence tartsan. hantal da bi şey. yanaştım da yanaştım ben de. Bok varmış meğersem.

O hantal hayvan kalktı, adım adım üzerime gelirken ben de adım adım geri gittim. Bi süre sonra ikimiz de hızlandık. Zinciri tuttu hayvanı, ama ben devam ettim.

Sonra arkam ağır gelse gerek, geriye doğru gittim. Kıçım yere değmeden "götü koruyacaksın yeğen!" lafı aklıma geldi sanırım. "Dur!" dedim; betondan zemine avuç içlerimi göstererek. Dinlemedi tabi. Götü kurtardık da sol bilekten çıt sesini duydum.

11 Mart 2011 Cuma

Ameliyathane yeşili

Ameliyat oldum. Hem de en anlatılabilirinden. Lokal anestezili burun amelyatı!!

Burnumda; dıştan hiç belli olmayan, ama içten içe nefes yollarını tıkayan bir kemik yamukluğu vardı. Kış aylarında iyice şişen konkalarla birlikte bir operasyon elzem haline gelmişti.

Ameliyathane yeşiliyle ilk karşılaşmamdı.

Galoşları, topuklarına bastığım ayakkaplarıma geçirdim.

Soldaki odaya geç dediler. Kapısında "hasta hazırlama" yazıyordu. Kıyafeti (ameliyat önlüğü gibi bi şey) benimle aynı olan bi kadın daha vardı. Ağlıyordu. Neden diye soramadım haliyle. Hemşirenin biri gel dedi bana. Başka bir odaya geçtik.

Müzik çalıyordu. Yabancı şarkı. Uzan dediler, uzandım. Tepemde o filmlerde gördüğüm ışıklandırmalardan, sönüktü ama. "Elini uzat da yolu açalım" dedi hemşire. Serumu bağlayı verdi saniyesine. Göğsümün etrafına kablolar bağladı falan. Sonra doktorum geldi. Civanım; "bir sakinleştirici yapalım sonra lokal olarak, tamamen uyutmadan işlemi yapalım" dedi bana, Emrah bakışı attım.

Sakinleştiriciyi o sırada verdiler sanırsam. Ama ne sakinleştirmek arkadaş. Resmen apayrı alemlere aktım gittim. Hele oksijen borusunu da verince ağzıma. Uff!! Çift etkili. Aman aman. Kafaların en güzeli yaşadım yeminle. Çok hatırlamıyorum işte o anları. Hatırladığım kütür kütür sesler. O kütürtüden bir süre sonrasında tak tak çekiç sesleri. Ve en sonda da, benim dikiş diye tahmin ettiğim canımı hafiften acıtan bi şeyler. Ha bi ara da öksürmüştüm genzime kaçan sıvılardan. Hatta "hapşırsam şimdi adamlara doğru noolur??" diye içimden de düşünmüştüm.

Yaklaşık 25 dakkada her şey bitti.

Hastabakıcının birisi bi sedye yanaştırdı bana doğru. Benim galoşlu ayakkabılarımı attı altına. O sırada da elime bi gazlı bez verdi. Al bunu sıkı tut dedi. Tuttu kolumdan beni kendi sedyesine geçirdi. Çıkardı odadan, amelyathanenin çaprazında bir duvar kenarına parketti sedyeyi. "Burası neresi, Niye burda bıraktı gitti beni, Ben kendim nasıl bulcam odamı" diye salak salak bakınırken o parkettiği duvarda asılı tabelayı gördüm. "hasta ayılma alanı" gibi bi şey yazıyordu. zaten hemen sonrasında da geri geldi hastabakıcı. Aldı beni götürdü odama.

Odada yatağıma geçtikten sonra "elimdeki ne" diye baktım, bana verdikleri sargı beziydi. "Bunu bana niye verdiler ki" diye düşündüm açtım bezin içini. Meğersem burnumdan çıkan kemiklermiş. Merak edenler için resmini çektim. Yüklerim sonra.(bi hafta sonrası editi: resim geldi, burdan!)

Ve tamponlar. Aslında burnun içinde kocaman şeylerle yaşamaya alışıyor insan. Ama nerden geldiği belli olmayan bir su akıntısı oluyor. O su da birikiyor o tamponlardan sızıyor. En fazla iki gün dayanılır o şeylere. Zaten iki gün sonra da çıkartıyorlar.

Ve tamponun çıkış anı.

Böyle beynimden kopup gelircesine, ve çektikce gelen, asla bitmiycek bir şey gibi. Sanki tişörtü rula halde sıkıştırıp tek delikten içeri sokmuşlar gibi. Ama o tamponlar çıktıktan sonra alınan nefes. Aman allahım, dünyanın en güzel hissi. Dört gün önce sıktığım parfümün bile buram buram kokusunu duyunca it gibi olduğumu anladım.

İt gibiyim, iki hafta rapor da cabası.

Son olarak. Bu operasyonu olup olmamakta tereddütleriniz varsa, hiç düşünmeyin. Özel sağlık sigortası (bendeki finansbank çalışanlarına yapılan acıbadem sigorta) konka'yı karşılarken septum deviasyonunu karşılamıyor. Bilginiz olsun. Ama devlet hastaneleri de süper. Hiç çektiğinize değmez.

2 Mart 2011 Çarşamba

kader

Çok net anımsıyorum. İlkokul dördüncü sınıftaydım. Din dersinde kader ve kaza konusu işleniyordu. Hoca dedi ki; "Allah baba önceden yapılacak şeyleri biliyor! (baba demedi tabi, buba dedi) Zaten o istediği için o şeyleri yapıyoruz. Buna kader deniyor. Kaderimizde olan olayın gün gelip gerçekleşmesine de kaza denir." Çok kafam karışmıştı. Allah nasıl olurda bana ya da başkasına kötü bir şey yaptırırdı ki?

Yıllar geçmiş, ama din dersi ve ahlak bilgisi dersinin müfredatı, daha önemlisi de o dersi verenlerdeki kafa yapısı aynı olduğundan ortaokul-lise yıllarının bir din dersinde yine aynı şekilde yine aynı konu işlenmişti. İşte o gün biraz daha şekillendi aklımdakiler.

Şüphesiz ki; (ona) hep inandım, hep gazabından korktum ve en önemlisi hep şükrettim. Kimi zaman zayıfladı inancım, kimi zaman arttı. Ama hep vardı.(De ki) Neden olmasındı ki, gayet mantıklı sonuçta bir yaradanın varlığı.

Tanrı bizi korusun. Amin.

Hep şöyle düşünüyorum kader konusunda;

Bir tabloysa bizim hayatımız. Sadece ana hatlar belirlenmiş, ayrıntıları yapmamız için tanrı fırçayı da, tuvali de bize bırakmış. İşte buna inanıyorum.

Abidin mutluluğun resmini yapabildi mi hiç bilmiyorum. Ama ben kaderin resmini yapmayı başardım. işte o resim;

Bu fikirler olgunlaştıktan sonra, hatta yıllar yıllar sonra ingilizce bir şarkıda causes and consequences diye bir şey duymuştum. Nedenler ve sonuçlar demek. Kaderi kabul etmeyen bir kelime dizesi gibi duruyor. Ve çoğu zaman da haklı. Bir karar veririz ve sonucuna katlanırız. Kendi bacağımızdan asılır, kader diyemeyiz zira biz kendimiz etmişiz.

Hem öyle, hem değil. Hem serbestiz hem bağlı. Seçimlerimizde hep özgürüz, ama dönüp dolaşacağımız yer hep aynı. Hayatla ilgili alternatiflerimiz çok olsa da rotamız belli, hem de ilk başından. O yüzden mümkün olduğunca farklı yollara sapmakta yarar var gibi.

Tanrı bizi doğru yoldan saptırmasın. Amin!

28 Şubat 2011 Pazartesi

magnum

Yıl bindokuzyüzküsür, Antalyada mevsimlerden yaz. Magnum dondurmaları yeni çıkmış, çok pahalı. O paraya öküz alınırdı yani. Halbu ki, ben gittim dondurma aldım.

İki tarafı ağaçlı bir yolda yürüyorum, bir yandan da dondurmamı hüptürüyorum.

Yukardaki ağaçlarda kuşlar cıvıldıyor.

Yürürken farkediyorum ki önlüğüme dondurmadan dökmüşüm. Damlamış, çikolatası uzamış.

"Tüh!" diyip sıyırıyorum dondurmayı parmağımla önlüğümden. Götürüyorum parmağımı ağzıma.

Ama tadı şekerli değil. Bilakis ekşi. Kumlu.

Kuşlar daha bir şen cıvıldamaya başlıyor o dakika tepemdeki ağaçta.

Sonrasını hatırlamıyorum.

25 Şubat 2011 Cuma

blog ama neden

Bir süredir kafamı kurcalıyor; ben buraya yazıyorum, iyi kötü fikrimi beyan ediyorum. Elimden geldiğince kendimi, kendimce anlatmaya çalışıyorum.. Ama neden? Kimsenin okumadığını bile bile, kendi özelimi neden yayıyorum ki burdan?

Sanırım şundan; Burası bir sandık içi. Burası yıllar önce kaybedilen, artık sararan kağıtlara yazılmış mektupların bulunduğu yer. Burası çok özel, ama henüz kimse bilmiyor. Çünkü, burası bir vasiyet alanı.

Söz gidiyor yazı kalıyor da, database'ler noluyor? binary olarak ne kadar saklanır ki bytelar? 5-10 ya da 20-30 farketmez. Ne kadar kalacak burada bunlar, kaç yıl daha? Popüler sitelerin hiç kaybolmayacağı yönünde bir karine var ya, ondan dolayı güveniyorum blogger'a.

Bir hikaye anlatıcam.


Adaleti ve gücüyle nam salan Hz. Ömer işsiz bir adamı yanına çağırır ve, "sana iş veriyorum" der.

Adam ne yapacağını sorduğunda her sabah kapısına gelip "ölüm var ey Ömer, ölüm var!" demesini, kendisine ölümü hatırlatmasını ister...

Ertesi sabah adam gelip "ölüm var ey Ömer!" diye bağırınca adama bir altın öder.

Ondan sonra da bu, her sabah tekrarlanır...

Aradan aylar geçer.

Bir sabah, adam yine kapısında beklemekteyken Hz. Ömer dışarı çıkar. Fakat adamı konuşmaya başlamadan durdurur:

"Al bu bir altını ve git, bundan sonra gelmene gerek yok..."

Adam haliyle sorar;

"Neden?"

"Çünkü" der Hazreti Ömer; "bu sabah aynada sakalımda ak bir tel gördüm. ben her sabah çoğalan ak telleri gördükçe o sözü kendi kendime hatırlayacağım..."


Henüz ak düşmedi ne saçıma ne de sakalıma. Ama biliyorum ki ölüm var. Kimse hatırlatmasa da, apansız gelivereceğini de biliyorum. Yaşlanıyor muyum ne? Bilmiyorum. Yaşlanınca n'oluyo ki? Neyse ne işte. Ama şunu biliyorum ki unutucam. Her şeyi unutucam. Şu anda, yarın ya da bir hafta sonra ne yapmam gerektiğini hep hatırlıyor olucam da, gün gelicek her şeyi unutucam. Burayı unutucam mesela. Gün gelicek, bırak yazmayı okumak için bile girmeyi bırakıcam.

Sonra bir gün apansız hatırlayacağım. Ölüm gibi tıpkı. Bir anda. "Aa dur bakayım neler yazmışım zamanında" diyeceğim. Hayat izin verirse tabi, ölmez sağ kalırsak bir de. Zaten ölmüşsek de ko'götüne gitsin. Çocuğum okur belki burayı "rahmetli babam nasıl birisiydi" diye. Komik geldi şimdi.

Buraları okuyan, tanıdığım tanımadığım biri olursa da şayet bilsin ki; mantarını kapatıp denize attığım cam şişenin içinde şunlar yazıyor;

Gamsız olmak gerek biraz, hayat dediğin nedir ki?


Son not: ister misin bi hafta sonra öleyim.

gülücük

21 Şubat 2011 Pazartesi

Müzik Bir Tarz Olayıdır

Okulumda almancı apartmanda yabancı
Bunları yaşamak inan ki çok acı
Okulumda almancı apartmanda yabancı
Bunu inkar eden yalağn çııaağ


Bilenler bilir. Türkiye'de bir ara kupon manyaklığı vardı. Gözü dönmüş gazeteler kuponla tencere-tava dışında devremülk tatil,binek otomobil hatta konser bileti bile vermişti. Cartel konserinin biletleri mesela.

ilk konserim değildi. Ama en önemli konserim ünvanını "Portishead" türkiyeye gelinceye kadar elinde bulunduracaktır.

Çocuk yaşta almancayla ve alman kültürüyle tanışıklığın verdiği gazla; bir yaşa kadar -ki bu da ergenlik yıllarına tekabül eder- kendimi yarı almancı hissetmişliğim vardır.

rep müzik eskiden şimdiki gibi değildi ki. mağma mamama mimimi mamimi mamimi.. severdim o zamanlar.. onları hala seviyorum gerçi. Cartel kesinlikle gençliiğimin grubudur. Cartel armalı eşofmanım hiç olmasa da, bol kıyafetler giyip, şapkamı yan takmasam dahi; seviyordum ulan! kime ne:)) Bol giyinmedim ama Grafiti yaptım. Şarkı sözü bile yazdım be kendi rap grubumla. Neydi ismi?? Heh; Otopsi

Müzik kültürüm de oluşmaya öyle başladı işte. Ama öncesi de var.

Cd yeni yeni çıkmıştı. Hiç görmemiştim mesela Cd'yi. Sadece "plak gibi ama aynalı bir şey" gibi bir tanım yapabilirdim cd için. Cd nerden çıktı şimdi derseniz de anlatayım. Bir ses vardı. Tarif edemediğim bir ses. Duyduğum ilk anda aşık olduğum; o sesin geçtiği, ismini bilmediğim yabancı şarkının radyoda tekrar çalması için sürekli zamanımı radyo başında geçirmeme sebep olan bir ses. Benim için sadece büyülü olan bir ses.

Radyo başında geçen sürede; o sesin geçtiği şarkı bir türlü çalmamasından sıkılarak, benden yaşça "biraz daha" büyük, ama daha görmüş geçirmiş teyzeme sordum.

Böyle bi şey var. Bu nedir dedim ve ağzımla bunu yaptım:
vışşşşşjjj jıfışıfı şıfı şıfı şıffıığğğğğjııfffff"
önce bir anlam veremese de gülerken; plakla yapılıyor o dedi.

Nasıl plakla ya? Zeki Müren'in sesi nasıl bu büyülü sese dönüşüyor? Uzay teknolojisiyle yapılan Cd olmasın o. Böyle aynalı falan. Sididir o sidi.
Diye içimden geçirdikten bir süre sonra Scratch ne demek onu öğrendim. O sıralara denk geliyordu sanırım cartel'le tanışmam.

Her ne kadar yarı almancı hissetsem de kendimi o zamanlar, Cartel'le tanıdığım Rap müziğin, protest kısmı değildi beni cezbeden. Hakan peker'in, Çeliğin, Tarkan'ın şarkılarından daha farklı bir şey vardı. Scratch pek yoktu ama daha farklı şeyler de vardı. Bass gitar vardı mesela. Ama insan çalıyor gibi değildi.

Sabah gazetenin kampanyası dahilinde Cartel'in Antalya konseri geldiğinde, o zamanlar sabah gazetesinde çalışan babamın müdahaleleri yüzünden konser için kupon biriktirememiştim. Biriktiremediğim gibi "ehh ben gidiyorum deyip" çıkıp gidecek durumda da değildim. Oturdum ağladım ben de. Ağladığımı gören babam, kendisinden beklenmeyecek bir performansla, sarı basın kartından aldığı güçle; aldı beni, konser alanına soktuğu yetmezmiş gibi, en önde nerdeyse sahnenin içinde, sub bassların dibinde bir yere götürdü. O gün ses dalgalarının gücüyle tanıştım işte...

Sonra Cartel dağıldı. 3 alt ekip kendi yollarında devam etti. O zaman bir şey daha öğrendim ki rap müziğinin bir de alt dalı vardı; Hip-Hop. Erci-e sağolsun tanışmama vesile oldu bu türle. Eğlenceliydi. kıpır kıpırdı. Ama sözleri kimi zaman gerekisiz gibiydi.



Hip-hop tanistim, evet dedim istedigim, dinlemekten zevk aldigim muzik tarzi sanırım bu. Çünkü insan neden sarki dinler ki; en nihayetinde duygularini harekete gecirmek icin. En hoppa yillarimda hiphopla tanismam, bu acidan kendi paralelligini olusturur. Ama erci-e sarkilari tam tatmin etmiyordu. Bunun bozuk turkceyle alakasi yok, öyle müziğe sözler yakışmıyordu. Ama nihayetinde rapi rep yapan sözleridir. Bunu Eminem ile anladığımda; "Bana sözsüz bir şeyler lazim" dedim.

Hande Yener'den daha erken tanistim elektronik muzikle. Icq'da msn'de hiç, dj crazy serseri xxx gibi önadlar kullanmadim. Ama sevdigim tarzi baskalarina dinletmeyi, ve o baskalariyla birlikte eglenme firsatlari buldum. Şöyle ki;

O, benden biraz büyük teyzem evlendi. Gerci sonra boşandı ama Mecni eniştem, benim her zaman takdir ettiğim biridir. Zaten halen daha görüşürüz.

Mecni Sanay; kendi ses-ışık-görüntü firmasında (mc), kendi yağıyla kavrulan biridir. Lise yıllarında yanına gidip gelirken sorgulayan kişiliğimin temellerini atmanın yanında, tonmaiterlik nedir? Disc jokey'lik nasıl yapılır eğitimlerini de aliyordum. Tabi cartel konserinde tanıştığım subwooferlarin ameleliğini uzunca süre yapmak vücut gelişimim için arti etki yaparken, ruhsal acidan ssbır testleri gibiydi. Önceden televizyondan gördüğüm kocaman kocaman mikserler, dev gibi kolonlar, pikaplar, cd playerlar..

Kıpır kıpır, hareketli, çıstaklı, elektronik altyapılı şarkıları seviyordum. Ama yine bu şekilde çıstaklı, ama dinlerken ilginç şekilde dinlendiren Chill Out tarzıyla tanışmam da aynı zamana tekabül eder.

Buddha-Bar ile;

Buddha bar serisine bu dönemde rastladım. Öyle mistik, öyle büyüleyici bir albümdü ki; Onun etkisiyle halen da hafızamdan silmek istediğim, utanarak andığım hareketlere sebep olmuştur.

Playback Music'teki o yönetici abinin ismini hatırlamyorum, ama Buddha-Bar cdlerini ben araklamıştım. Cam Pramit'teki fuar dönüşü yaptığım bu ahlak dışı olayın artık cezai yaptırımı kalmamış olabilir belki ama vicdani ağırlığı çoğu zaman beni eziyor, çok üzgünüm.

Kendimi tasavvufa verdim Mercan Dede dinledim.

Hareket lazım oldu Bomfunk Mc's dinledim.

Kurtis Mantronix, Fatboy Slim gibi aşmış dj'lerin varlığını öğrendim.

2001'de sözlükle tanıştım. Sourtimes.org'un sourtimes'ı nedir diye bir araştırma sonucunda portishead'le olan ilişkimiz başladı.

Gerçi sadece müzik tarzım değil, hayata dair bir çok fikirlerimin olgunlaşmasında kutsal bilgi kaynağının etkisi büyüktür, müteşekkirim.

Bir iki yıl sonra üniversiteye başlamamla apayrı bir hayatımın oluşu, benim kişisel gelişimimde, sözlük kadar etkilidir elbet.

Sonrasının bir kronolojisi yok.

Aphex Twin'le de tanıştım. Hatta fruity loops sağolsun taklit etmeye de kalktım da. Ama elbette pek başarılı olamadım. Bu benim tarzım değildi.

Bu hiç değildi; papi pağpii papbi çuğlooo

Abidik barlarda insanları, abidik şarkılarla eğledirmeye çalıştım. Beleş bira uğruna olmayacak şarkılar çaldım, neyse!

Pek başarılı bir disc jokey değildim. Zira yeteneğim yoktu sanırım müzik konusunda. Darbuka bile çalamam ki, ritm duygum yok. Ama dijital ortamlar işi kolaylaştırıyor tabi, BPM'i tuttur sonra koyver gitsin. Ama geçişse diceyliğin özü; süper geçişler yaparım, yapardım. Şaka bir yana. Bizim yaptığımız disc jokeylik falan değildi tabi. Öyle eğlendik kendi halimizde. Ne adamlar var be. Dj Tarkan mesela. Aşmış kişi, no smoking man!


Sırada süper insan jay-jay johanson'la tanışmam var.Gerçi ilk nerede, ne zaman ne şekilde karşılaştım hiç hatırlamıyorum. Kendisinesüper insan dedim de, insan demeye dilim varmıyor aslında. O kadar severim. Yaptığı müzikten ziyade, hayallerinin peşinden koşmasından dolayı hep en gözdem oldu kendisi.

Portishead'i dinletikten sonra "ben de böyle müzik yapmalıyım" diyerek mimarlığı bırakmış birisidir. Söylesenize; hangimizde var bu cesaret. Belki argümanları çok kuvvetliydi, ne bileyim; müzikal geçmişi, eğitimi, çevresi vesair. Tabi ki yetenekler bu konularda birincil etkendir. Ama en azından sevmediği, hatta yıllarca eğitimini aldığı işi "eyyh" diyip bir kenara atabilecek cesarette birisi.

Tarzın ne sorusuna "tiriphapçıyım aga ben!!" cevabını vermemin ikinci sebebi. Adamımsın ceycey!!

ve son söz;

trip-hop birdir, portishead onun kulu ve elçisidir.

16 Şubat 2011 Çarşamba

aşk tesadüfleri sever

Aşk Tesadüfleri Sever adında bir film varmış. Varmışş, çünküğ izlemedim. Öyle cıvık aşk filmlerini anımsattığı için de önyargım var; izlemeyi düşünmüyorum şimdilik. Ama bir sebebi daha var izlemek istemeyişimin. O da; babadan dolayı: Müslüm Gürsesoviç.

Bu film çıkana kadar, bu kelime dizesinin bana hatırlattığı şey; züpper ötesi bir müzik albümü. Ve haliyle ondan daha muhteşem bir şarkıydı. Ama şimdi buna bir de salya sümük bir aşk filmi eklendi. İzlediğimde filmin diğerlerine baskın gelmesinden korkuyorum.

Yoksa aşk dediğin şeyin ne işi olur tasadüfle, rastlantıyla.

asansör

Asansörlerin içi neden sus pus olur?

Cevabını tam bilmiyorum, sanırım kapatılmışlığın verdiği bir şey. Bu konuda bir araştırma yapıldığını da sanmıyorum (İskoç ya da Norveçli bilim adamlarına bu konuda güveniyorum gerçi) Ama pür enerjiyle girilen asansörde yapılan en anlamlı aktivite; ya yere bakmak oluyor ya da kaçıncı katta olduğumuzu gösteren sayıları takip etmek. Olmazsa olmaz kural, arkadaşlarınla kanlı bıçaklıymış gibi davranmak. Öksürmek bile en büyük günahlardan.

Keşke dünya asansör gibi olsaydı. Ne sessiz olurdu, di mi??

yukarıdaki keramet

Malum çatal yazımdan sonra; kendimle daha samimi olmam gerektiğine karar verdim. Evet, sırrım gizlim saklım kalmasın. Kalmasın ki bloğun bir anlamı olsun. Madem fikir beyan etmek için çıktık bu yola, her fikrimi açıkça belirtebilmeliyim deyü düşünüyrüm..

!

Kadınlar erkeklerin götüne -tamam la tamam- poposuna bakarmış. Yeni öğrenmedim de, yeni dank etti. Ofiste, afedersiniz balık etli kaba yerimi kalabalığa dönüp, vücudumu 110 derecelik açıyla büktüğümde tesadüfen yönelinen bakışlarla dankettim tekrardan bunu. Oysa çok saçma be aga! Kadın niye bakar ki adamın ardına? Neyse..

Erkek nereye bakar diye düşünüyorum da. Çok muamma. Çok çeşitten dolayı muamma ama. En popüler iki cevap nedir diye bir araştırma yapsa sosyologlar, ben sonuçları açıklayayım şimdiden. Göt ve meme! Hayvanlaştığımın farkındayım. Lakin gerçek bu. Çevirsen sorsan yoldan yirmi bayana? Usturuplu sormak kaydıyla; "nerene bakar bu adam nesli?" desen, biri bile demez ki; "benim serçe parmağıma bakarlar" diye. Hep aynı olur; popo ve göğüs. Ben neye bakıyorum diye samimi olmak istiyorum da; ikisi arasında seçim yapmak zor, ama yukarıda keramet vardır. Ah şu dürtüler yok mu?!

Bir de fetişistler var. Bakalım ne demekmiş fetişist. Baktım, "türlü türlü şeylerden tahrik olan insanlara verilen ad" diyor sözlük. Bu yuniseks bi olgu. Yani kadınla erkek aynı şeyden tahrik olabilir. Düşünsenize damar fetişisti iki varisli. Peehhh!! Şüphesiz ki, aşkların en güzelidir onlarınki. Samimiyet vakti geldiğine göre belirteyim tahrik unsurumu. Yada boş ver lan, o kadar da ifşa etmeyelim kendimizi. Bilen biliyor nassa.

Sağlıcakla.

meme çatalına kayan göze genel bakış süsü vermek

Ahahah!! Sözlükte gördüm bu başlığı. oraya yazmak yerine buraya yazayım dedim.

Neden mi böyle yapılır?

Sırf "Abaza! Pis sapık!" damgası yemeyip surata "tüüüh" diye tüprük yememek için. Vallahi bak.

Şimdi argadaş! Zaten yüzlerce kadınla birlikte çalışıyorum. E hepsi de, düğüne gider gibi giyiniyor nerdeyse.. (sabahın köründe üşenmemelerini, hayret ve taktirlerle karşılayıp başka bir konuya saklıyorum bunu) Şimdi bu kadar karşı cinsin olduğu bir ortamda zamanla da yabancılık kayboluyor. Tabi genişlik meselesi birazda. Ama zaman zaman girilen regl muhabbetleri bile gördü şu saf benliğim. Düşün artık. Bırak, kadınla kadın olma! diye içimden geçireceğim günü iple çekiyorum.

Ammaaaağğ

Yabancılık kayboluyor da. Bi yere kadar di mi?

Göz de kaymadığının olmadığının da olduğu kimi durumlar mevcutlar dahilinde zaruriyet haline geliviriy!

Tüm bu ahval ve çatal içinde, böyle insanın gözüne gözüne sokar gibi durumlarda on kaplan gücünde olması lazım olan bir özellik. Allahın biz aklı evvel erkeklere bahşettiği bir güzellik. Ama çakal karlos ırkından gelme kadın nesli yer mi? Tabi ki yemez. Hatta böyle bakarken yakalama olaylarının da çoğu kadının hoşuna giden bir durum olduğunu duydum. O yüzden yiyormuş taklidi yapabileceklerini düşünüyorum.

Amaan neyse ne işte. Olur arada öyle.

13 Şubat 2011 Pazar

olmaz olmaz deme

Bir alkol gecesinde daha sizlerle birlikteyiz.

Dur bakalım neler çıkacak??

Evveliyetle alkol alınca burası aklıma geldi. Ehhiy ehiy diye içimden geçirmemle sayfayı açmam bir oldu. Halbu ki daha önce de dedim; alkol ayda yılda bir alınan bi'şi, lakin alınca elime vuruyor işte beya..

Şunu farkettim ki; Asla büyük laf etmem derken de büyüük bir laf etmiş oluyorsun.

"Olmaz olmaz deme."

Hayatta klişe laf etmezdim mesela, ama bak. olmuyor. insan önceden kendi kendine kurduğu şeyleri, gün geliyor gerçekleştirirken, olayın bizzat içindeyken buluveriyor.

Çekim yasası bu olsa gerek. Abuk bir örnek vermek istiyorum. Mesela saydırsam ben içimden; Sinek yemicem, sinek yemicem, sinek yemiyeceğim diyip içimden geçiriyorken bir de bakmışım, kurbağa gibi sinek dilliyorum. Ne kadar çekimli bir şey di mi aga'cım

Pehh.

Realiteye dönelim. Ne diyordum.

Allah'a inanıyorum. Korkuyorum da. Çok zaman bizi pek umursamadığını düşünüyorum aslında. Ama hep şükrediyorum, en azından nefes alıyorum diye... Ama hayatta sınav yaparken herkes için aynı şekilde adil davranmıyor. Allah herkese kaldırabileceği kadar dert verirmiş derler de, o skala da sonuçta herkes için aynı geliyor en başında. Hastanede karışan zengin çocuğuyla fakir çocuğu yıllar sonra, birinin tırnağı kırıldı diye gözyaşı dökerken diğeri de çocuğuna yiyecek yemek bulamadığı için kahroluyodur, ne bileyim. Oysa ki tam tersi olmalıydı. Derin konular. Ama bir şeyden eminim; Dert dediğin aslında dert değil be. Neler var hayatta??

Haydin eyvallah. Yeter bu kadar.

12 Şubat 2011 Cumartesi

ses burun altın

Ne yazcağımı bilmiyorum. sadece yazmak geliyor içimden. Bakalım ne çıkıcak sonunda...

Bugün bir altın ödülü daha aldım. En önemli sistem geliştirme önerisi olarak ödüle layık gördüler sağolsunlar. bu son aldığımla birlikte üç etti. yaptığım otuza yakın öneriye 3 çeyrek altın. İşin altın kısmıyla ilgilenmiyorum da keşke bunun geri dönüşü daha farklı olsa. neyse.


Soruyolar nasıl aklına geliyor bunca fikir, öneri diye. bilmiyorum ki ben de. Bir anda geliyor işte. Sorguluyorum, "ben bunu yapıyorum ama neden yapıyorum?" diyorum. sonra da; "aga bunu yapıyoruz da, şöyle yapsak daha iyi olma mı? he valla olur" diyorum. Ve fikrimiz üretildi. hayırlı olsun. Üretmek sorun değil de, boşa kürek sallamak fena. Emin olsam boşa olmadığına neler çıkarttırırım da, neyse...

Aga'cım! çok fena bir şey mikrofonla bissürü insana bi şeyler söylemek. Sesinin titrediğini farkedince ki hele, uff uf. şeyden dolayı o ya. sesini duyamıyosun, dışardan gelen ses daha baskın olunca da şöyle bir monolog oluyor;

-bu benim sesim değil.
-kim konuşuyo lan?
-aa ağzım oynuyor.
-lan? ne diyodum ben.
-sktir, sıçtık.

sonrası yalandan öksürükler falan.

eğğğm, iğğğm, ehöm möhöm...

dı dın dın dı dın. dı dın dın dı dın. terminatör geliyor babovv.

terminatör dedim de, gözüm aklıma geldi yine. gözüm kızarınca bildiğin terminatör oluyorum yav. e alerji yüzünden kuzum, kızarıyor işte. ama kızarmak ne kelime? ama öyle güzel bir kaşınma yok ki!! seviyorum şahsen. yaşları akıta akıta. bastıra bastıra. köpürtülmüş çay bardağını su altından durulamak gibi.

gucjur gajjur gujjur gaccur. şıııııııı

Burun ameliyatı olmam lazım. benim deliklerim... küçük ama içi üçartıbir, fulartıful burnumun delikleri hava geçirmez oldu. zaten alerji hayatımı karartıyor. ooğğf. en kötüsü de damak kaşıntısı. bebeklerin emzik emmesi gibi. kaşınıyorr agh

gucukgucukgucukgucukgucuk


sıkıldım. yeter bu kadar.

11 Şubat 2011 Cuma

ironik

Bugün işe gelirken, servis camından dünyayı izlerken; bir sokak köpeğinin gözlerinde gördüm hüznü. Oysa bir sokak hayvanının ne derdi olabilirdi ki bizimkilerin yanında..

8 Şubat 2011 Salı

tatak

Biriyle konuştuktan iki dakika sonra tuvalete girip, ayna önünde kafayı geri doğru attığında burun deliklerinin siyahlığını bozan bir şey varsa; bu üzücü bir durumdur.

Bir tanım bu kadar kasılır.

7 Şubat 2011 Pazartesi

bülekböri

"İş adamı mısın lan, n'apıcan o telefonla" derken aynı duruma biz düştük şimdi, görüyon mu sen?

Büyük lokma, büyük laf olayı değil de..

Küçükken evdeki bozuk paraları toplayıp "Bakkal amca, buna ne alınır?" diye sorardım.

Onun gibi;

Evdeki miladı geçmiş telefonların hepsini toplayıp telefoncuya gidip, "vayfaylı bi şey almak istiyorum, ne var?" diye sorduğumda; "güzel abim elimde tam sana göre bi şey var. " cevabını almamla başladı her şey. Sonra klasik türk tipi pazarlık aşamasına geçildi. telefoncu "garantisi bile devam ediyor" kozuyla beni kündeye getirdi, Ve son bir hamleyle tuş! Nihayetinde ben de iş adamları gibi olmuştum. Çok mesudum.

2 Şubat 2011 Çarşamba

ulaşılmayanın değeri

İktisadın en önemli konusu; arz-talep dengesi. Bir şey ne kadar bolsa ucuzdur, değersizdir. Ama ne kadar az olursa, ulaşılamadığı için o kadar değerlidir. Peki hiç ulaşılamayan?

Aklımda bir tane konu, ve bunu anlatmaya çalışacağım üç hikayem var.
On Emir
tabu Fr. tabou
a. 1. din b. Kutsal sayılan bazı insanlara, hayvanlara, nesnelere dokunulmasını, kullanılmasını yasaklayan, aksi yapıldığında zararı dokunacağı düşünülen dinî inanç. 2. top. b. Tekinsiz. 3. sf. Yasaklanarak korunan (nesne, kelime, davranış).
Güncel Türkçe Sözlük
Musa peygamber, kavmini vaad edilmiş topraklara götürürken Tur dağına, vahiy almak için çıkar. Fakat Musa'nın uzun bir süre boyunca dağdan geri gelmemesi israiloğullarını telaşa düşürür. Zaten meyilli olan kavim, Samiri isimli birinin kışkırtmasıyla bir buzağı heykelciği yapar. Musa ellerinde 10 tane emirin yazdığı tabletlerle aşağı indiğinde bu duruma çok kızar. On emri okur ve Samiri'yi kovar. Sonra da yollarına devam ederler. O on emirin bir maddesi de "Put Yapmayacaksın" buyurur.

Tabunun cazibesi o topluluğun en zayıfını mı seçti, en cesurunu mu? Bilemedim. Ama hepimiz Samiri'yiz.
Arabesk
Arabesk yaşamları takdir ediyorum. Mazoşistlik bana göre değil, ama anlaşılabilir bir zevk olayı. İnsan aldığı zevki sürekli olarak arttırma yolunu arıyor hep. Bu uğurda kafasına torba geçirenler mi dersin (oha?), altınvuruşla biten hayatlar mı istersin. Arabesk yaşam da öyle işte, acıyı seviyorsan; sürdürebilmek için en uygun araç arabesk. Gözlemlerimde pek yanılmam(yürü git!), muhtemelen şöyle oluyor:

Yağız delikanlı aşık oluyor, hafif serseriliğe meyilli zaten. Kız bakmıyor tabi ona. Beğenmiyor, çirkin buluyor, korkuyor, ailesi karşı çıkıyor, abisi dövüyor. Ne bileyim; olmayınca olmuyor kısacası.

Sonrasında duvar yazılarından takip ediyoruz bu karşılıksız aşkın devamını. Oysa bir tutkuya dönüşmeden, ne bileyim ilk andan karşılığı olsaydı kimbilebilir; belki ancak bir hafta sürerdi o muhteşem platoniklik.
Merak kediyi öldürdü
Çok sevgili, aynı zamanda da rahmetli kedimiz Bambi'nin hikayesidir bu. İlginç hayvandı Bambi. Bambiden yola çıkarak genelleme yapıcam, ve bu sefer bu genelleme yanlış olmayacak, zira merak kediyi gerçekten de öldürüyor. (yaptım bile)

Bambi öküz gibi olmasına rağmen, kuru mama kutusunun sallandığında çıkan sesin geldiği yöne doğru, amcaoğlusu kaplan misali dört nala koşturan bir hayvandı. Lazerlere karşı zaafı olan, çoraplarla arası pek iyi olmayan kendi halinde bir iranlıydı.. Lavabonun içine kıvrılır, balkonun pervazında pervasızca gezerdi. Kelebekleri pek sevmiyordu bir de, peşinden koşturup gidiyordu mal gibi. Yakaladığını da görmedim hiç. Hatta bir gün yine balkon pervazında gezinirken boşluğa doğru atlamıştı. Neden? Kelebek gördü diye. Bu ona bile fazlaydı. Mantıklı davranıp atlamamalıydı oysa ki. Allahtan ben ordaydım da tuttum kolundan, çektim onu tam düşerken. Acılı bir süreçti benim için. Zira tırnakları çok can acıtıcıydı, ama o kurtuldu ya, ne önemi vardı ki???

Tabular tutkuya, tutkular acıya, acılar insana dönmeli ruhumda!


Bambi'nin tutkusuydu. Yağız delikanlının da. İkisi de Samiri'ye kurban gittiler. Çünkü onlar ulaşılmayanın peşinden koştular. Sonuç; Samiri kovuldu. Yağız delikanlı kendini duvar yazılarına verdi. Ve Bambi. Bambi'nin akıbetini bilmiyorum. Öldüğünü duydum en son. İçindeki kelebek sevgisi de ölmüştür muhtemelen onunla birlikte..

Sanırım anlatabildim.

Sevgiyle..

dolar yeşili

Hiç yerde para buldunuz mu? Muhakkak bulmuşsunuzdur, herkes bulur. Ben de çok buldum. Ama biri kadar hiçbiri etkilememiştir beni. Ne aç ve çulsuz kaldığımda bulduğum, ne de yayan ve yorgun olduğumda bulduğum. Aslında tam olarak buldum da denemez ona, ama neyse.

Okulun son senesinde evi kapatmıştık. Sadece sınavlar için gidip gelirdim. Kalacak ev olmayınca da pansiyonlarda geçirirdim bu sınav zamanlarını. Olay mahali o kaldığım pansiyonun on metre çapıdır. O konuya gelicem. Yalnız;

İnsanların bir ortak noktası da, herkesin kolpacı bir tanıdığının olması. Neden böyle davranıyorlar, neden olmamış şeyleri olmuş gibi anlatıp insanların iştahlarını kabartıyorlar bilemiyorum. Ama lisedeki kolpacı arkadaşlarımın hikayeleriyle düş deryalarına dalıp dalıp çıktığımı da çok iyi biliyorum. Bu kolpa hikayelerin birisi de şöyledir; Kahramanlarımız turistin bol olduğu Antalya'nın ara sokaklarının birinde 1000 Mark bulur ve o Mark'ların nasıl afiyetle, çatır çatır yendiğiyle ilgili çok çeşitli serüvenler yaşarlar.

Gelelim olaya. Pansiyondan bahsettim. Bir final haftasında pansiyonun kapısından çıkıp(oha pencereden çıksaydın ayıcık) dolmuşa doğru volta almıştım ki, o da nesi?

Beş adım uzakta bir şey.

Dört adıma düştüğünde aradaki mesafe yeşili gördüm önce.

Dünyanın yuvarlak olduğunun kanıtıdır ya gemilerin önce bacasının görünmesi. Ben de kendi hayal denizimde geminin bacasını görmüş gibi sevindim üçüncü adımımı attığımda. Zira yerde bir para duruyordu. Gıcır gıcır, yemyeşil.

Kanaat kullanarak, iki buçuktan iki verdiğimde aradaki mesafeye; bariz şekilde okunuyordu, yerdeki yeşil şeyin üzerinde "100" yazdığı. Lisedeki kolpacı arkadaşlarımı andım ilkin. Dedim ki; "yıllarca çocukların günahını boşuna almışım." "Demek ki gerçekten de oluyor böyle şeyler."

Uzanacak mesafedeydim artık. Önce sağa baktım, temiz. "Neler alırım ki acaba?" diye bir kulaç daha atarken masmavi iç denizimde, bir yüzücünün aksine olanca yavaşlığımla çevirdim başımı sol tarafa. Sol da temiz.

Dibindeydim artık. Son bir ihtimal başımı geriye doğru çevirdim, orada da kimse yoktu. Rüzgardan korkar da kaçar belki o "şey" diye ayakkabımın ucuyla kulağına bastırdım. I ıh, kaçacak durumda değildi, bıraktım. Hayal denizimde ters yüzmeye başlamıştım artık. Keyfim gıcır. tek isteğim "o"nu alıp koşa koşa ordan kaçmak.

Eğildim.

Elim değdi.

Elim üzerinde gezinirken almak için; kıvrık bir yerini aradım, bulamadım. "Ben kıvırırım o zaman köşesinden!" diye, tuttum nefesimi daldım dibe doğru. En dibe ulaştığımda elime kum taneleri geldi. Ciğerlerim acıdı. Ama kumdan başka bir şey yoktu ki dipte. Aradım, sadece kum. Hep kum.

Ciğerlerimin nefese hasreti, "yüzeye doğru çık!" emri verdi kendime. Olanca kuvvetimle çıkarken yüzeye, küfür ediyordum içimden. Sonra karar değiştirdim. İçimden ettiğimi dışımdan söyledim.

"Şerefsizler, şaka parası yapıştırmışlar kaldırım taşına. Piçler!!!"

Dolmuşa bindiğimde etrafta kameraya benzer bir şey olmadığına emin olmaya çalışıyordum. Yıllar geçti. Hala emin olamıyorum.

30 Ocak 2011 Pazar

toygar

Toygar ne demek diye sözlüğe baktığımda, bana iki şey demek dedi. Birincisi bir kuş çeşidi, ikincisi de kuş bakıcısı.

Evinin çatısında güvercin besleyen insanların varlığını biliyoruz. Kuşları neden bu denli sevdiklerini anlamak güç, sormak lazım birtanesine. Köpek gibi sadık mı? Kedi gibi oyuncu mu? Kanarya gibi ötmüyor bile. Peki adam! Neyini seviyorsun güvercinin? Nedir seni ona bağlayan? Düşünüyorum da, aklıma şey geliyor sadece. Tedirginliği ve ürkekliği.

Zarar görmekten o kadar korkup da, nasıl teslim oluyor ki kendine el uzatana? El uzatan da biliyor kendine güvenene zarar vermemesi gerektiğini.

Karşılıklı bir sevgi mi onlarınki bilemem de, karşılıklı bir güven olduğunu söylemek abes olmaz sanırım. Umarım bir gün kuşçunun tekiyle muhabbet ederim de bir de ondan dinlerim kırılganlığa sevgisini.

27 Ocak 2011 Perşembe

bir anda

Bir anda oluyor hep. Ne olduğu önemsiz.

Nasıl oluyor bilmiyorum, hiç hesapta yokken gerçekleşiyor her şey. Bilinç mi kayboluyor, kimya mı bozuluyor bilemiyorum. Aynı şu fikrin zihnime bir anda düşmesi gibi, bir anda; hiç hesapta yokken.

O, iyi bir şeyse sorun yok. Kötü bir şeyse problem. İyi kötü ne düşünmemek gerek aslında da en keskin kötü nedir diye sorsalar, ve en popüler 5 cevabı arasalar şüphesiz ki en yüksek puan "cinayet"ten gelirdi sanki.

Yıllardır bir sürü film izledim de, en etkilendiğim cinayet sahnelerinden biri "Sadakatsiz" isimli o filmde geçen sahne. Parantez içi biraz spoiler. (Pekmezini akıtırken Riçırt Gir karısının sevgilisinin, hiç aklında kurmamıştı ki onu öldürmeyi. )

Keşke hayata hükmedebilseydik. Ne güzel olurdu.

26 Ocak 2011 Çarşamba

Oha Top 5

Film
Yabancı film
· Oldboy
· Requem for a Dream
· Matrix
· Unfaithful
· Forrest Gump

Yerli Film
· Gölge Oyunu
· Babam ve Oğlum
· Issız Adam
· Eşkiya
· Ağır Roman

Yerli Dizi film
· Süper Baba
· İkinci Bahar
· Bizimkiler
· Kaygısızlar
· Biz Size Aşık Olduk

Yabancı Dizi film
· Macgyver
· Lost
· Prison Break
· How I Met Your Mother
· Coupling

Müzik
Müzik Grubu
· Portishead
· Cartel
· Mor ve Ötesi
·
·

Şarkıcı
· Jay Jay Johansson
· Neşet Ertaş
· Michael Jackson
·
·

Türkçe Albüm
· Hayko Cepkin - Tanışma Bitti
· Göksel - Söz Ver
· Redd - Plastik Çiçekler Ve Böcek
· Emre Aydın - Afili Yalnızlık
· Şebnem Ferah- Kelimeler Yetse

Türkçe Şarkı
· Redd - Hala Aşk Var mı
· Tarkan - Gecenin Ürkek Kanatlarında
· Fatih Erdemci - Ben Ölmeden Önce
· Mor ve Ötesi - Bir Derdim Var
· Tanju Okan - Kadınım

Yabancı Şarkı
· Gala - Freed From Desire
· Tori Amos - Me And A Gun
· Katie Melua - If You Were A Sailboat
· Madonna - Music
· Michael Jackson - Billie Jean

Çıstaklı Şarkı- Bir Nevi Party Starter
· Music Is The Answer (Dany Tenaglia)
· The Rockafeller Skank (Fatboy Slim)
· Coolio (Astrix)
· Satisfaction (Benny Benassi)
· Afrika Shox (LeftField)

Hayallerdeki Enstrümanlar
· Bas Gitar
· Saksafon
· Ney
· Keman
·

Diğer
Bilgisayar Oyunu
· Mario Bros
· Pro Evolution Soccer
· Max Payne
· Machinerium
· Red Alert

Sinir Edenler
· Ağız şapırtısı.
· Tespih şıkırtısı.
· Bir türlü hatırlayamamak.
· Kuruyan uzuvların birbirine sürtmesi.
· Tenkit edilmek.

Murphy Kanunları
· Ne zaman bir kız kessem, Manolya'nın yakalaması.
· Yalan söylediğim zaman, olur olmadık gülüp belli etmem.
· Bir hafta aradan sonra yıkanmaya kalktığımda, banyo sırasının olması.
· En şişman çekirdeğin onca araştırmayla bulunması ve içinin boş çıkması.
· En canım sıkıldığında Mp3 Player'ın şarjının bitmesi.

Zevk Alınan Ufak Sapıklıklar
· İnsanların arkasında sessizce durup, farkettiklerinde altına sıçtırtmak.
· Çok kirli eli yıkarken akan gri suyun lavaboda bıraktığı ize bakmak.
· Deodorant ve çakmakla kara sinek öldürmek.
· El ve ayak parmaklarını birbirine kenetlemek.(göstermek gerek, yazınca olmuyor)
· Çay karıştırırken içeceğe değen parmağın yanması. Diğer parmağa da bilinçsizmiş gibi ama özellikle aynı şeyin yapılması.
Her hakkı mahfuzdur. Gereğinde boşluklar doldurulur, silinir edilir. Listelerin bir sırası yoktur.

aklın yolu

Yerine koyma diye bir şey var. Empati değil tam olarak.

Mesela çok sığ olacak ama ağa-paşa dizilerinin, zengin-züppe dizilerinin tutulmasının sebebidir yerine koyma. Çünkü herkesin içinde bir apaçi bulunuyor gizli saklı. İster kabul edelim, ister etmeyelim; Ulaşamayacağımız hayatlar, olamayacağımız insanlar gibi olmayı istiyoruz çoğu zaman. Çünkü televizyon önünde çayımızı yudumlarken rol-model olarak o dizinin süper zengin ailesini alıyoruz artık. Biz almasak da zorla veriliyor işte.

Benimse değinmek istediğim başka bir şey var...and justice for all

Vallahi de hak-hukuk herkes için. İster multi katrilyoner ol, istersen de fukaranın fakiri. İster gerçek hayatta, ister kara kutuda Seni sürüm sürüm süründürücem derken karşıdaki, biliyorsun ki yapar! Ha zenginin yapması daha kolaydır da hukukun üstünlüğü ilkesini kabul etmiş bizler biliyoruz ki; aklın yolu birdir, hukuk onun yolu ve çaresidir.

Gecenin şu vakti pek sevgili hukuk hocam Hasan Bey'in soyadını hatırlayamayarak kendisine büyük ayıp etsem de teamüller hakkında kafamda oluşturduğu bir takım yargılar için müteşekkirim.

Bir şeyin teamül, yani yazılı olmayan bir hukuk kuralı olarak sayılabilmesi için iki tane şey gerekli. Birincisi aynı şart ve ortamlarda bu davranışın tekrarlanması. İkincisi de bu tutumun bir hukuk kuralı olarak kabul edilmesi. Birincisine diyeceğim pek bir şey yok da, ikincisi için tereddütlerim var. Derin hukuk bilgisi gerektiren bu konuyu hadsizce, üstelik böylesi yüzeysel geçip, "Yeaa kime göre, neye göre" demeden önce bir örnek vermek isterim. Teamül için en güzel örnek yabancı devlet adamlarının karşılama törenlerinde, askeri türkçe olarak selamlamasıdır. Diyelim ki gelen yabancı devlet büyüğü türkçe selamlamadı, o zaman ne olacak derseniz de; maazallah savaş çıkar savaş!! Ama aklı başında her insan bilir ki, kural neyse ona uyulur. Zaten dedik ya, aklın yolu bir diye. O yüzden akıllıların olduğu bir yerde, olup olmadık kurallar koymaya bile gerek yok. Ama aptalların çoğunlukta olduğu bir ortamda bırak teamülleri, kuralları adamın vücuduna dövme ile yazdırsan da bi fayda etmez.

Sadete gelirsem;
Soru: Etrafta örnek alıncak bir adam var mı aklı başında?
Cevap: Tçıhh, yok!

Soru: Adam kime özeniyor?
Cevap: Televizyonun içindeki olur olmaz karaktere.

Soru: Salak mı?
Cevap: Bayrak taşıyanı.

Ve son soru;

Son bir sorum var. Ama o da bende kalsın. Olur da bunu okuyan birisi çıkarsa, Ve hatta bu son soruyu da merak ederse gelsin sorsun. Tanımıyorsa da meyletsin gmaile.

25 Ocak 2011 Salı

anadolu lisesi almancası

Bir fenomen var; anadolu lisesi almancası diye. Bundan zamanında çekmiş, şimdi de hiçbir yabancı dile yakın olamamanın verdiği eziklik ile suçlu arayan benin dayanak noktası olur kendisi.

Almancayla pek problemim olmadı aslında. Bir türlü öğrenemedim mi, yoksa bir türlü öğretemediler mi? bilemiyorum sadece, o kadar. Yalnızca almanların dolayısıyla almancanın nev-i şahsına münhasırlığı hakkında fikir beyan edicem.

Hazırsak başlayalım.

Kitsch, zeitgeist ve übermensch. Bunlar Alman ırkının bizlere Volkswagen Kafer*'den sonraki en büyük armağanıdır bence. Bir sıralaması yok aslında. Almancadaki en güzel 3 kelime nedir diye sorsalar bunları sayarım sadece o kadar.

Zannedersem en bilineni Zeitgeist'tır. (tsaytgayst) Zamanın ruhu demek. Bir toplumun, bir zamana ait olan bütün dinamiklerini içeren çook derin bir mevzuu. 60'lar 70'ler 80'ler deyince aklımızda bir şekil oluşuyorsa bu zeitgeist sayesinde sanırım.

übermensch (übermenş): İdealar dünyasında yaşayan Nietzsche'nin bize armağanı. üstün-über ve insan-mensch birleşiminden oluşan, aşmış kişilik. Kimilerine göre 50 milyon insanın ölmesinin bilincindeki sebep. Kimisine göreyse bir süpermen.

Vee Kitsch (Kitçş): Rüküş anlamına gelen bir kelime. Genel olarak ise günümüzde vücut bulan halinin tanımı için şu yapılabilinir. Çirkin olan iki şeyden çirkin bir başka şey ortaya çıkarmak. Çirkinle çirkinin muazzam uyumu, abukluklar silsilesi

Son olarak,

Sen 7 yıl oku, bi bok öğreneme, sonra da gel burda artizlik yap. Pek güzel.

sen ağlama

Sabah. Badem dinliyorum. Şarkının ismi Sen Ağlama. Badem Grubunu ilk gördüğüm yerde sorucam; "Biz de insanız, böyle şarkı mı yapılır? diye..

Filmlerde, dizilerde ağlayamayan insanlar vardır, görmüşsünüzdür. Gerçek hayatta da var onlardan; kendimden biliyorum. Düşünüyorum "en son ne zaman ağlamıştım" diye, sanırım Aralık 99'du; babannemin vefatıydı. Öyle çok anım da yoktu babannemle ama, herkes ağlayınca kendimi mecbur hissetmiştim galiba. Gözlerimin dolduğu çok oldu ama. Mesela Babam ve Oğlum'da, malum sahnede gözlerim japon çizgi filmlerindeki kız çocukları gibi oldu. Ama ev arkadaşımdan yükselen böğürtülerden içime kaçtı bütün gözyaşlarım. Sonracığıma evde oturup çalıştığım da oldu bu konuda. Ağlamayı çok istediğimden değil. Bilakis acizlik gibi de görüyorum sanki ağlamayı, ama şu var; Sevdiğim insanların ağlamasına dayanamıyorum. (Eren'le hala dalga geçerim filmde zırıl zırıl ağladığı için o ayrı.)

Şimdi kalkıp da, "geçmişte çok acılar çektim, çok ağladım zamanında, o yüzden göz pınarlarım kurudu" diyecek halim yok. Zira henüz bir müzik albümü çıkarmadım. Ama uzaktan bakıyorum da ağlayan insanlara. Gerçekten de olur olmadık şeylere ağlıyorlar. Ne zaman öğrenecekler acaba dert dedikleri şeyin aslında bir hiç olduğunu.

23 Ocak 2011 Pazar

bir askerlik anısı


Bir kişi hayatından bir günün geçtiğine seviniyorsa ya mahkumdur ya da asker
Anonim.


Yazacak çok şey var aslında. Malumunuz askerlik anısı anlat anlat bitmez. Ama bende yok! Hafızamın ne kadar zayıf olduğunu biliyorum. Dolayısıyla döndüğümde "hadi bi asker anısı anlat" dediklerinde abuş gibi kalmamak için sıcağı sıcağına yazıp, taslak olarak buraya kaydetmiştim. Bu gün çarşı izninde olan bir arkadaşıma sorduğum "şafak kaç?" sorusuna verdiğim "adam mı öldürdün lan 120 ne?" soru-cevabıyla hatırladım burda bir yerde askerliğe dair bir şeyler yazdığımı. Kalan taslağı tamamlayamayacağımı bildiğimden de; olduğu gibi yayınlamayı uygun gördüm.

işte o taslak:
09.06.2009

İlk günle başlamakta fayda var. Nizamiyeden saat 14 civarı girdim ve 3 saat boş boş oturdum. Düşündüm, arkadaş edindim, sigara içtim, vakit geçirdim. Saat 17 civarında bir masa kuruldu ve listeden hangi bölüğe düştüğümüzü okumaya başladılar. Özen, Alper dediklerinde “burada” diye bağırdım, onlar da TOW dediler. (ben gerçi ilk başta toğ anlamıştım onu) “ula tow nedir?” diye etraftaki askerlerden bilgi toplamaya çalışırken 15 kişinin daha adı okundu. Tow nedir, nasıldır diye sorduğum askerlerden “yatış amuğagoyum” cevabını aldığımda rahatlamıştım.
Derken 15 kişilik tow kısa dönemlerini topladılar, dışarı çıkarttılar. Daha önce darbe konulu filmlerde gördüğüm Mercedes kamyona bindirip bölüğe getirdiler. Bizi gören herkes “oha” diyordu. Sebebi ise 30 kişilik bölüğe 15 kişi gelmemizdi. Tabi bir de bu güne kadar gelen kısa dönemlerin arasındaki en kalabalık grup oluşumuz da etkendi bu şaşkınlığa. Sosyal faaliyetlerin (televizyon izlemek, çay içmek) yapıldığı gazinoya götürdüler. Orada bölüğün geri kalan mensuplarıyla tanıştık. Saat 21 civarı da ilk içtimamız koğuşlarda alındı. Ve yat emri geldi. Ama uyumam 1’i buldu. Yanlış anlaşılmasın heyecandan falan değil. Alışmışım her gün sabah ezanında uyumaya, dolayısıyla zar sor uyudum. Ama saat 6.30’da da kendiliğimden uyandım. Hatta koğuş nöbetçisine yardım ettim biz çömezleri uyandırırken. Düşünceli adammış. “GOĞUUŞ GALK!” diye bağırmadı ilk günden. O da kısa dönemdi. “Zaten siz kalabalık gelmemiş olsaydınız, biriniz gece koğuşçusu, biriniz de revir çavuşu olur bölüğün içine dahi girmezdiniz” diyorlardı ki sonradan lanet ettim it sürüsü kadar adamla geldiğime.
Sonraki altı gün altı yıl gibi geldi. Saatler geçmedi bir türlü. Tabi bir de ben o zamanlar 23’te uyuyup 06.30’da uyanma gibi bir alışkanlık edinmeye çalışıyordum. Nerden bileyim sonra o uykuya muhtaç kalacağımı. 7’nci gün ise sabah uyandığımda botlarım yoktu. Yer değiştirmiş şerefsizler. Bundan sonrasında Günlük tutmaya başlamıştım. Gerçekten çok güzel bir aktivite günlük tutmak. Tavsiye ederim herkese. Ama benim gibi haftalarca yazdıktan sonra, bir çarşı dönüşünde nizamiyedeki inzibatların üst aramasında unutup da kaybetmeyin. İnsan soğuyor her şeyden. İşte o günlükten kalan 2 yaprak;


23.12.2008 Salı, 08.15, Mercedes’in içi

‘‘Uzmanlar iyi de arkadaşları kötü’’ 18.15

Bir gün öncesinden yağan yağmur ve soğuk sebebiyle giyilen içlik ve parkanın kendi içliği(miflö?) kuru soğuk karşısında tören yürüyüşü(*) ile reaksiyona girerek sırılsıklam terlememize neden oldu. Çarklarda sorun yok da tören yürüyüşü zor iş. İnsanın at olası geliyor. Ayrıca meteoroloji yalan söylemez. ‘yarın kar var’ dediyse yağar. Şakası olmaz. Bir de konferans çıktı başımıza. Tugayın nöbetçi amiri bize konuşma yapacakmış. Bekliyoruz. Son olarak kapuska ve pırasa güzel yemeklermiş. Karavanada bana güzel geldiyse tadı annem yapsa kim bilir nasıl olur.
19.10, Konferans Salonu
Sinema koltuğuna oturunca fark ettim ki; yumuşak bir koltuğa oturmayı çok özlemişim.
(*) Yemin törenine kadar yapılan en uğraş verici aktivite. Sikmişti belamızı.

24.12.2008 Çarşamba, 07.25, Gazino

Çeyrek ekmek kime yeter ulan! Her öğünde çeyrek ekmek verir oldular. Yakında isyan çıkar bak. Kar da yağmıyor zaten.
Komutan ödev verdi. 15-20 yıl sonrasına, askere giden oğluna bir mektup yazıp gelecekmişiz.

Bunlar da benim kendime verdiğim ödevler. Üzerine düşünüp bir şeyler yazmakta fayda var.

Uzun dönem mi? Kısa dönem mi?
Askerliğim süresince genelde uzun dönem mi daha iyi, kısa dönem mi daha iyi diye düşündüm. Ve şe sonuca vardım; Örgün okumak çok anlamsızmış be!!

KBRN Tehlikesi

Askerlik çok fena ayak kokutan bir vatani görevdir.

Yeni başlayacaklara tavsiyeler:
Sabunluk, sabun, şampuan, traş köpüğü (bunların boyutu küçük olmalı. Zira cebinize koyup rahatlıkla yanınıza taşıyabilesiniz. )

Su basmanın incelikleri nelerdir?

“Isdırap”ı kelime dağarcığından çıkartmak.

Falan filan. Şimdi bakıyorum da; bir gün gibiydi.

21 Ocak 2011 Cuma

bilincli hafiza kaybi

Bilinçli hafıza kaybı ile ilgili bir şeyler söylemek istiyorum kaç zamandır. Başladım ama sonunu getirebilir miyim bu yazının bilmiyorum. Hadi hayırlısı.

Süper filmler, olağanüstü şekilde işlediler bu konuyu. Oldboy, Eternal Sunshine Of The Spotless Mind (Ne zormuş ismini yazmak, off)... Daha da vardır da ben bunları hatırlıyorum şimdi. Günün birinde ben de bu konuyla ilgili sinopsis oluşturmak istiyorum ama o başka konu, neyse..

Sanırım hepimizin hayatında vardır bu; hafızanın bir kısmını silmek, unutmak. Hatırladıkça Yüzümüzü kızartan, keşke hiç yaşanmamış olsaydı dediğimiz bir zaman dilimi. Kolay mı? Çok zor. Mümkün mü? Bence olası. Peki tehlikeli bir şey mi? Açıklayayım;

Madem filmlerden bahsettim, süper bir başka filmeden Fight Club'tan bir alıntı yapayım da, eksik kalmasın. Şöyle deniyordu. "Damağındaki yarayı dilinle oynamazsan, geçer. Ama dilin mutlaka oraya gider." (Tam bu olmasa da, bu minvalde bir laf var.) Entropi gereği (Bknz: Entropi) her acının geçeceğini, acının geçmese bile, bizim hissettiğimizin azalacağı için geçmiş gibi olacağını düşünüyorum. Bu salak cümleyi açayım; mesela kolumuzun en etli en butlu yerine gelecek şekilde bir toplu iğne batırdığımızı, ve onu oraya bir şekilde sabitlediğimizi varsayalım. O ilk batma anındaki acıyla bir saat sonra duyduğuz acı arasında dağlar kadar fark vardır. Ama iğnenin konumundan dolayı falan değil, entropi gereği.. Neyse, diyeceğim o ki; o en kötü An'a bile nasıl olsa alışıyoruz. Alışacağız, ama sürekli o yarayı kaşımak, o yarayı her zaman için kanatır mı? Hayır! Zihnimde cevabı bu kadar belliyken, peki neyden tereddüt ediyorum ki?

Bence bu "unutmak" işi sonu şizofreniyle biten bir süreç. Kendi kendini hasta yapmamanın en kolay yolu. Sürekli gözünün önündekini ne diye görmezden gelmeye çalışır ki insan? (off amma soru sordum.) Sanırım bunun cevabı da şu; korkuyoruz. Çünkü bir çok şeye cesaretimiz yok. Ve her şeye alışıyor insan da sadece korkularıyla başa çıkamıyor. Gerçekten de insan kendi kendinden korkmasaydı, neden zihninin en ücra yerine gömmeye çalışsın ki o An'ı?

20 Ocak 2011 Perşembe

o iş olsun da..

Hep hedefler koyuyoruz. Ve bu bir alışkanlık sanırım, insanın doğasında olan bir şey değil gibi sanki. Çünkü ancak o zaman çekilen çileler biraz olsun hafifliyor. Amaç duyulan acıyı hafifletmekse; o olana kadar bekleyeyim, ondan sonra yaşananlara döner bir bakar, mukayesisini yaparım diyebiliyorsun. Sanırım yaş ilerlerledikçe de ancak fark ediyorsun boşa kürek çektiğini. Erdemli insan dediğin de o hedefler olmadan
yaşıyor. Biliyor ki namaz kıldığı zaman cennete gitmeyecek. Cennete gidecek ama, namaz kılması gerektiği için kılıyor. Vesaire vesaire...

Kim bilir belki insanlar Tibet'in tepesinde bunun için zaman geçiriyor, bi gidip bakmak gerek.

19 Ocak 2011 Çarşamba

Bir pozitif bilim olarak psikoloji

Hiç anlamam.

" Yıllarca psikoloji biliminin pozitif bir bilim olmadığını savundum. Oysa ki bunu yaparken en pozitif bilimlerin babası matematiği göz ardı etmişim. İstatistiği.. Yüzde bilmem kaç anlamlılık seviyesinde testler yaparken insanlara, tekrarlardan anlaşıldı ki; psikoloji aslında pozitif bilimler katagorisinde bulunuyordu."

İşkembe-i kübradan sallamanın en nadide örneklerinden birisi olan bu yazının varlığından dolayı bütün psikoloji ve istatistik bilim insanlarından özür dilerim.

Lavobo

"Lavoboya gidiyorum" diye bağırdı kız. Oysa hepimiz biliyorduk ki; oraya girdiğinde ya işeyecek ya da sıçacaktı. En iyimser haliyle elini-yüzünü yıkar belki de tıs tıs osurur, kim bilir ki kendinden başka??

Merak ediyorum tuvalet ne zamandan beri lavobo oldu? Ya da böyle "görgü kuralları" ne zamanadan beri de facto haline geldi.

Herkes yapıyor diye biz de mi yapmalıydık? Yoksa, aslında olmamız gerektiği gibi olup toplumdan "farklı" damgası mı yemeliydik?? Dilemmanın böylesi. Hem mis gibi ikilem demek varken dilemma demek de neyin nesi?? İnsanız, beşeriz de şaşarız da. En çok kendimizle çelişir, en büyük kavgaları da yine kendimizle yaşarız. Cehalet mutlulukken, niye kendimizi tanımaya çalışırız ki, ya da çevremizi?? En iyisi düşünmemek bu mevzuuları.

18 Ocak 2011 Salı

Frak

Frak'ın görünüşüyle alakalı bir problemim yok. Bürokrat olursam ilerde bir gün giyerim de, Bu ne len penguen gibi demem yani. Ama merak ettiğim ortaya çıkışı. Bana sanki şöyle gibi geliyor:

Zamanında İsveç dükünün birisi oğlunun evlilik merasimi için terzisine sipariş verir...

Yok yok. düğünlerde kullanılmaya başlanması, çok daha sonralara denk geliyor. işin aslı şöyle sanırım;

Zamanında İsveç Dükünün birisi kendi düğün merasimi öncesinde terzisini çağırttırır. Terzisinden, yapacağı bekarlığa veda partisinde vereceği maskeli balo için farklı bir kıyafet hazırlamasını ister. Terzi York Shire'lı Benjamin Fraklin farklı ne yapabilirim diye düşünür, ve en sonunda pengueni andıran bir takım elbise tasarlar. İki gün gibi kısa sürede tamamladığı bu kıyafetle daha sonra Altın Makas ödülüne de layık görülen terzi, kıyafeti balo öncesinde düke teslim eder.

Fakat aynı gece bu maskeli baloya davet edilmeyen Yukarı Stockholm kontu Jaje Ikea'nın bozgun planları sonucunda, İsveç-Norveç krallığı tarihinin gördüğü en karanlık, en vahşi geceye tanıklık eder. Tarihte Bıçkın Jaje olarak da tanınan kont, dışlanmışlığın da verdiği eziklik ile o gece baloya davetli olan herkesin kıyafetlerini paramparça eder. (Dükle olan husumetinin kız meselesinden olduğu yönünde söylentiler vardır) Bu kara gecenin ardından da tabii ki davetliler, Dük'ün düğününe katılamayacak duruma gelmiştir. Oysaki bütün hazırlıklar günler öncesinden yapılmış, bütün davetliler çoktan davet edilmiştir. Ve en önemli konuk da Monako prensi Prens Rainier'in babası Prens 4'üncü Albert çoktan yola çıkmış, ve hatta Göteborg civarlarına kadar da gelmiştir.

Bütün bu ahval ve şerait içinde Prens Albert'i karşılamak Dük'ün boynunun borcu olmuştur. Stokholm girişinde prensi karışılayacağını ulak ile haber eden dük, Bıçkın Jaje'den kurtardığı son kıyafet olan ve Fraklin'in kıyafeti anlamına gelen frağını giyinerek Aşağı Stokholm'de beklemeye koyulur.

Prens Albert, dük ile yaptığı görüşme esnasında dikkatini oldukça çeken bu kıyafeti çok beğenir. Tiz kendisine de diktirilmesini salık verir. Birkaç saat içerisinde kıyafetleri hazırlanır. Bir midyum bir de larç olacak şekilde iki tane frağını alan prens, "artık her görüşmemizde bunu giyelim" temennileri içerisinde ayrılırlar.

Zamanla devlet protokolünde yazılı olmayan bir kural olarak, bürokrasi tarihine altın harflerle kazınmıştır Frak. Düğünde falan da hiç giyilmemiştir.

Not: Her şey zihnimin bir oyunu.

16 Ocak 2011 Pazar

falım fallanacakmış haberim yok

Fala inanırım. Falsız da kalmam bakanını bulunca. Burçlara da inanıyorum, ama uzaylılara inanamadım bir türlü. Daha doğrusu akıllı yaşam formlarının varlığı aklıma yatmıyor bir türlü. Oysa NASA siyanürde yaşayan bakteri bulmuş. Marsta yaşayan amip neden olmasındı ki? Ama falın garip bir çekimi var bende, aynı şey değil.

Danyal peygamber remil falına bakarmış. Kum falına. Atarmış kumu, sonra yere düşen o kumlardan gelecek tahlili... Şey gibi geliyor, hani küçükken birleştirdiğimiz noktalardan zürafa şeklinin ortaya çıkması gibi. Zor değil gibi sanki. O zürafayı ortaya çıkarmak için bir noktadan sonra hangi noktaya gideceğimizi bilmemiz yetiyor. Sadece sayı saymayı ve okumayı bilmek gerekli. Fal bakan adam da o görünmeyen rakamları birleştiriyor baktığı şeylerde. İster iskambil kağıdına baksın, ister türk kahvesinin dibindeki telveye. O görünmeyen rakamları görebilmesi ise allah vergisi denen şey olsa gerek. Anlamadığım şey ise gelecekten haber vermek için neden bir araç kullanırlar. Oysa Kahin, Neo'ya "vazo için üzülme" demek için yaptığı kurabiyelere tepeden bakmadı ki. Delikanlı gibi dedi; "vazo için üzülme."

İkinci sınıftaydım. Annem arayıp, "sen ev arkadaşlarınla kavga etmedin değil mi?" diye sorduğunda çok net hatırlıyorum ki; kaba yerlerimle gülmüştüm. Ne alakası var, can ciğeriz, kuzu sarmasından halliceyiz derken annem; "Arkadaşıma fal baktırdım da, senin için ev arkadaşıyla kavga ediyor dedi" dediydi..

O günden sonra ev yaşantım eskisi gibi olmadı. İster benim algımdaki seçicilik (göze batma durumu) olsun, isterse de kaderin kazası. Ne olduğunu bilmiyorum ama ev içindeki mutluluk grafiği annemin o telefonundan sonra düşüşe geçti. Bir süre sonra da zaten o ev arkadaşlarımla ayrılmıştık.

O yüzden hiç emin olamadım fallar konusunda. Ya çok süper bir yönlendirme durumları oluyor (eşşeğin aklına karpuz kabuğu). Ya da gerçekten de aklın ermeyeceği bi garip işler.

Taksimde bir yerde içmiştim türk kahvesi. E kahve bu kadar pahalı, fal baktırmak da bedava olunca; falcı abla bahsetti işte bi şeylerden. Babamın ismini bildi mesela. Ama içinde şu harf var mı, yok bu harf var mı diye de baya bi sormuştu. Neyse, şey demişti sonracığıma. Bir erkek çocuğun olacak demişti, bekliyoruz halen daha bakalım. Ona güvenip ismini dahi hazırladık şimdiden. Bir de şey demişti. 27 Aralıkta önemli bir haber alacaksın demişti. Gerçekten de belirttiği tarihte bi iş daveti almıştım da gitmemiştim görüşmeye. Oysa niye gitmediysem? Halen daha aklıma geldikçe dellenirim. Falında çıkmış, ama sen elinin tersiyle itiyorsun.

Kader çok garip bir şey sevgili blog. Fallar da öyle. Kaderin bir kısmının fincanda görülmesi olası bence. Fincanın içinde görülenin de kadere dahil edilmesi de saçma değil ama.

Yazının sonunu tam getiremedim ama vardır bunda da bir hayır. Hadi bakalım.

14 Ocak 2011 Cuma

iyi olmak?

Kendimi bulma serüvenimde yeni bir başlık ile karşımdayım yine. Bugün iyi olmak ile ilgili bir hikaye var aklımda ama du bakalım, hayırlısı.

İşi subliminal mesajlar vererek, insanların borcunu ödemesini sağlamak olan birisi olarak iletişime dolayısıyla da bir şekilde insan psikolojisiyle ilgiliyim diyebilirim. (öyle hissediyorum lan, kime ne?)

İyi polisi oynuyorum hergün. "Bak ödemezsen banka fena yapıcak. Ama ben iyiyim, bana güvenebilirsin. Sana o kadar açığım ki, sen de bana açık ol" mesajı ile sadece doğruları söylüyorum. Fena da gitmiyo aslında, sanırım iyi bir taktik bu.

Ama iyi insan olmak için her zaman doğruları söylemek yeterli mi? Kimseyi kandırmadım diye böbürlenirken aslında kendimi mi kandırıyorum? Bilinçaltı demişken hazır; iyi birisiyim diye ortalarda dolanırken, bilinçaltından kötü imajını mı yansıtıyorum?? Elbette bilmiyorum, ama bu istediğim en son şey.

Bir de başkalarını önemsemek de sanırım iyi olmak için yetmiyor. Doğru bildiğini okumak en iyisi gibi. Çünkü keskin bir tanımı olmadığı için iyi olmanın, senin iyi gördüğün başkasına da iyi görünüyor. tek bir şartı var: aynı açıdan bakan, aynı şeyi yaşamış ya da ne bileyim aynı şekilde düşünen birisini bulmak yeterli iyi olmak için. Herkesin iyi gördüğü, bir kişi için bile kötüyse de zaten karşıdaki için kötüden öte gidemiyor. O yüzden, ne yaparsan yap. Kimisi iyi görecek, kimisi kötü.

Gelelim hikayeye. Aklıma geldi nedense. N'olursa olsun bildiğini okumakla alakalı bence.

Elif Şafak'ın Mahrem'inden. Nazar Sözlüğünden. Gözle, bakmak ve görmekle ilgili nazar sözlüğü. O sözlüğün en gözdelerindendir gözümde.

Ay çiçeği: ay çiçeği güneşe âşık olunca, gülmekten kırılmış bütün bitkiler. "güneş gökyüzündeki tahtından bir an bile ayrılmaz. kudretli ve ulaşılmazdır. sen kim, o kim. vazgeç bu sevdadan," demişler hep bir ağızdan. ay çiçeği sesini çıkarmamış. sevdalı gözlerini dikmiş güneşe; bakmış bakmış bakmış. uzun müddet hiçbir şeyin farkına varmayan güneş, nihayet bir gün, ay çiçeğinin bakışlarını hissetmiş üzerinde. önce geçici bir heves sanmış ama zamanla yanıldığını anlamış. ay çiçeği öyle inatçıymış ki, güneş tahtını nereye taşıdıysa, yılmadan usanmadan o yöne çevirmiş başını.

derken bir öğleden sonra, artık bu takipten bıkan güneş sapsarı gazabıyla kavurmuş ay çiçeğini. daha ay çiçeğinin üzerinde simsiyah duman tüterken, insanlar akın etmişler olay mahaline. "yaşasın!" demiş içlerinden biri."şimdi ne güzel çitleriz bu aşkı."

aynı gece televizyonun karşısında acıklı bir aşk filmine gözyaşı dökerken, çitlemişler ayçekirdeklerini.

10 Ocak 2011 Pazartesi

başka yer, başka zaman

"başka yer, başka zaman. sensiz ömrüm olsun. her şeyi al bir şansım olsun."
-murathan mungan'ın kalemi, müslüm gürses'in ciğeri; nilüfer.

lost o kadar işledi paralel evren mevzuunu. ama yetmedi; yine dellendim.



biri penelope cruz biri salma hayek. kaç gündür aklımdaki şeyleri toparlamaya çalışıyorum "başka zaman başka mekan" konusunda. pek bir yol kat'edemedim, ama sanırım şu var; bu ikiliden biri normal hayatta neyse diğeri paralel hayatta odur. ikisinin aynı ortamda bulunması ise söz konusu olamaz. tabi düşüncelere ket vurulamıyor ama üzgünüm pen, özür dilerim selma.

9 Ocak 2011 Pazar

dalgıç giysisi ve kelebek

bu sayfadaki yazıların hepsini okudum ve alper, sen kafan güzel olmadan yazamıyosun. seni kınıyorum ve sana laflar hazırladım ;

öncelikle belirteyim 2 gündür temizim. çok içen birisi gibi de görünmeyi arzu etmiyorum,zira alkol dediğin özel tüketim ürünü. yani ayda yılda bir benim için. ama sansasyonel bi şey olsa. ne bileyim andy warhol'u haklı çıkarır cinsten konulara meze olsam, biri de der ki; "dur blogta neler yazmış?". sonra o biri bunu medyaya servis etse. "dümbük zaten alkolükmüş" dese, yakınlarım için hoş olmaz. üzülürler lan yazık.

gelelim asıl mevzuuya; şimdi aforizma olaylarına girmek istemem de düşünürken farkettim. hayat geçip gidiyor, ve müdahale edemiyoruz. tıpkı dalgıç elbisesi giymiş kelebek * gibi.

bir gün de paralel evrenlere değinelim.

8 Ocak 2011 Cumartesi

dünyanın en çok okunan yazarı

şimdi alkolun etkisiyle eski yazıları okurken farkettim ki; kimsenin farkında oladığını bilsen de, sanki dünyanın en çok okunan yazarıymış gibi yazılar yazmak dünyanın en iyi yazarının hissettikleriyle aynı şey sanki. ister milyonlar takip etsin, ister sadece kendin. bir şey hakkında fikir sahibi olmak, ve hatta ne olursa olsun kimseyi kandırmadan doğrulardan bahsetmek süper bir şeymiş.

teşekkürler kendim, seni çok seviyorum.