12 Nisan 2014 Cumartesi
8 Aralık 2013 Pazar
dağarcik
Alper - ater
Kalem - kaniş
Amca - anık
Balon - bamba
Tablet - taptap
Çınar - çin
Emzik - emme
Kalem - kaniş
Amca - anık
Balon - bamba
Tablet - taptap
Çınar - çin
Emzik - emme
11 Eylül 2013 Çarşamba
Eğitim - Öğretim
Türkiye'deki eğitim sistemi çarpıktır ya hani, bir yerlerde bir yanlışlık vardır ya.. Benim de aklıma takıldı.
Devletin ve özel sektörün rekabete girip, devletin galip geldiği başka bir alan var mı bilmiyorum.. Mesela özel hastaneler ile devlet hastanesini karşılaştırsana.. Ama bir de kolej ile fen lisesini karşılaştır.. Demek istediğim o..
Parayla satın alınamayan bir şey varsa, o da şüphesiz ki bilgidir. (Üniversite kırtasiyecilerine bırakılan ders notlarına daha sonra değineceğim.)
Yavru deve annesine sormuş:
“Anne bizim boynumuz neden uzun?”
Anne yanıtlamış:
“Uzaktan gelebilecek tehlikeleri çölde rahtlıkla görebilmek için yavrum.”
“Peki anneciğim, bizim neden hörgücümüz var?”
“Çöl sıcaklarına uzun süre katlanabilmek için var yavrum.”
“Anne, ama bizim toynaklarımız ne işe yarıyor?”
“Yavrucum toynaklarımız olmasa çölde kumlara batarız sonra”
Ve yavru anne biz süperiz ya o zaman!!
“Peki anne, bizim Atatürk Orman Çiftliğinde ne işimiz var?”
Ülkeye bir bakın ülke Atatürk orman çiftliğinde yaşayan develerle dolu..
O develeri kim koydu oraya? :)
Kimse, çünkü o develer orada doğdu. öyle bir sistem ki bu.. Türk ekolü..
-
Ekol Fransızcada okul anlamına geliyormuş.. Türkçe'de ne anlama geliyor? Sanat ya da fikir akımı. ilk seferkine hep sadık fakat her seferinde kendine ekleyen, sürekli geliştiren bir şey. Bu sebeple Türkiye'nin en büyük üniversiteleri hangileridir sorusuna hep aynı cevaplar veriliyor. Neyse..
Önceden öyleydi; hayattan istediğini alabilecek aileler ve çocukları özel okullara giderdi. İyi de bir eğitim alırlardı, hatta istese atom mühendisi bile olabilirlerdi.. Hatta oldular da; parasıyla değil mi? Ama hakkını yemeyeyim, artık gözümdeki imajı pek öyle değil.
Tabi ki tek özel eğitim tecrübesi ailesinin zoruyla matematikten özel ders almış ve bir yıl da dershaneye gitmiş birisi için, özel okullar(vakıf üniversiteleri) için ileri geri konuşmak doğru değil. Sadece sallıyorum.
-
Ezberci eğitim sistemi var bir de. Türk ekolünün değişmezi. Fotokopiciden alıyoruz kağıtları, koyuyoruz rahleye. Ertesi gün bilgi yüklü şekilde sınava... Not yüksek geliyor ama, herkes 3 saat sonra her şeyi unutuyor ve yıllar sonra işi düştüğünde araştırıp öğreniyor.
Araştırıyor ve Öğreniyor.
Bir daha da unutmuyor.
Proje bazlı eğitim sisteminde araştırma yapmadan, üzerine düşünmeden, konuları ve bağlantılarını zihinde canlandırmadan ve de farklı duyuları harekete geçirmeden; Ezber ekolünden hareketle ne derece başarılı olunur bilemiyorum. Aksi durumda proje ödevini ebeveynler hazırlasa da, beyin kaslarının yeterince gelişeceğinden ümitliyim.
Çok sevdiğim A. Şerif İzgören'den bir örnek daha vermeden geçemeyeceğim;
Bir gün Diyarbakır'da bir matematik öğretmeni, ders işlerken çilek kelimesini kullanıyor ve öğrencilerin yüzündeki şaşkın ifade sebebiyle öğrencilerine: "Çocuklar çileğin ne olduğunu daha önce hiç duymadınız mı?" sorusunu yöneltiyor, gördüğü manzara karşısında şok oluyor. Çünkü Diyarbakır'ın bir köyünde öğrencilerden hiçbirinin hayatında çilek yememiş ve hatta yemeyi bırakın resmini dahi görmemiş olmasından dolayı öğretmen oldukça şaşırıyor.
Öğretmen düşünüyor, Bursa'ya ziraatçilere yazıyor durumu, toprak numunesi de gönderiyor
Mektuba çok geçmeden fidanlarıyla birlikte cevap geliyor. Matematik dersleri bahçe de işlenmeye başlıyor, çıkıyorlar dışarıya çapa yapıyorlar, fidanları ektiriyor, anlatıyor..
Matematik notunu da yetiştirdikleri çilek üzerinden alacaklarını söylüyor. Bir kaç ay sonra herkes yetiştirdiği çilekleri sınıfa getirdikten sonra hep birlikte yiyorlar..
Daha önce hayatında hiç çilek görmeyen bu köy, Diyarbakır'ın en iyi çilek üreticisi olup, merkezde ürettikleri çilekten kazanç sağlamaya başlıyor..
Bütün öğretmenlerimizin aynı vizyonda olması dileğiyle..
Devletin ve özel sektörün rekabete girip, devletin galip geldiği başka bir alan var mı bilmiyorum.. Mesela özel hastaneler ile devlet hastanesini karşılaştırsana.. Ama bir de kolej ile fen lisesini karşılaştır.. Demek istediğim o..
Parayla satın alınamayan bir şey varsa, o da şüphesiz ki bilgidir. (Üniversite kırtasiyecilerine bırakılan ders notlarına daha sonra değineceğim.)
Yavru deve annesine sormuş:
“Anne bizim boynumuz neden uzun?”
Anne yanıtlamış:
“Uzaktan gelebilecek tehlikeleri çölde rahtlıkla görebilmek için yavrum.”
“Peki anneciğim, bizim neden hörgücümüz var?”
“Çöl sıcaklarına uzun süre katlanabilmek için var yavrum.”
“Anne, ama bizim toynaklarımız ne işe yarıyor?”
“Yavrucum toynaklarımız olmasa çölde kumlara batarız sonra”
Ve yavru anne biz süperiz ya o zaman!!
“Peki anne, bizim Atatürk Orman Çiftliğinde ne işimiz var?”
Ülkeye bir bakın ülke Atatürk orman çiftliğinde yaşayan develerle dolu..
O develeri kim koydu oraya? :)
Kimse, çünkü o develer orada doğdu. öyle bir sistem ki bu.. Türk ekolü..
-
Ekol Fransızcada okul anlamına geliyormuş.. Türkçe'de ne anlama geliyor? Sanat ya da fikir akımı. ilk seferkine hep sadık fakat her seferinde kendine ekleyen, sürekli geliştiren bir şey. Bu sebeple Türkiye'nin en büyük üniversiteleri hangileridir sorusuna hep aynı cevaplar veriliyor. Neyse..
Önceden öyleydi; hayattan istediğini alabilecek aileler ve çocukları özel okullara giderdi. İyi de bir eğitim alırlardı, hatta istese atom mühendisi bile olabilirlerdi.. Hatta oldular da; parasıyla değil mi? Ama hakkını yemeyeyim, artık gözümdeki imajı pek öyle değil.
Tabi ki tek özel eğitim tecrübesi ailesinin zoruyla matematikten özel ders almış ve bir yıl da dershaneye gitmiş birisi için, özel okullar(vakıf üniversiteleri) için ileri geri konuşmak doğru değil. Sadece sallıyorum.
-
Ezberci eğitim sistemi var bir de. Türk ekolünün değişmezi. Fotokopiciden alıyoruz kağıtları, koyuyoruz rahleye. Ertesi gün bilgi yüklü şekilde sınava... Not yüksek geliyor ama, herkes 3 saat sonra her şeyi unutuyor ve yıllar sonra işi düştüğünde araştırıp öğreniyor.
Araştırıyor ve Öğreniyor.
Bir daha da unutmuyor.
Proje bazlı eğitim sisteminde araştırma yapmadan, üzerine düşünmeden, konuları ve bağlantılarını zihinde canlandırmadan ve de farklı duyuları harekete geçirmeden; Ezber ekolünden hareketle ne derece başarılı olunur bilemiyorum. Aksi durumda proje ödevini ebeveynler hazırlasa da, beyin kaslarının yeterince gelişeceğinden ümitliyim.
Çok sevdiğim A. Şerif İzgören'den bir örnek daha vermeden geçemeyeceğim;
Bir gün Diyarbakır'da bir matematik öğretmeni, ders işlerken çilek kelimesini kullanıyor ve öğrencilerin yüzündeki şaşkın ifade sebebiyle öğrencilerine: "Çocuklar çileğin ne olduğunu daha önce hiç duymadınız mı?" sorusunu yöneltiyor, gördüğü manzara karşısında şok oluyor. Çünkü Diyarbakır'ın bir köyünde öğrencilerden hiçbirinin hayatında çilek yememiş ve hatta yemeyi bırakın resmini dahi görmemiş olmasından dolayı öğretmen oldukça şaşırıyor.
Öğretmen düşünüyor, Bursa'ya ziraatçilere yazıyor durumu, toprak numunesi de gönderiyor
Mektuba çok geçmeden fidanlarıyla birlikte cevap geliyor. Matematik dersleri bahçe de işlenmeye başlıyor, çıkıyorlar dışarıya çapa yapıyorlar, fidanları ektiriyor, anlatıyor..
Matematik notunu da yetiştirdikleri çilek üzerinden alacaklarını söylüyor. Bir kaç ay sonra herkes yetiştirdiği çilekleri sınıfa getirdikten sonra hep birlikte yiyorlar..
Daha önce hayatında hiç çilek görmeyen bu köy, Diyarbakır'ın en iyi çilek üreticisi olup, merkezde ürettikleri çilekten kazanç sağlamaya başlıyor..
Bütün öğretmenlerimizin aynı vizyonda olması dileğiyle..
23 Ağustos 2013 Cuma
okul duvarı
Antalya Barbaros ilkokulunun bahçesine resimler çizmiştik, bütün duvarı boyamıştık çocuk halimizle. Yıllar geçtikten sonra bile her geçişimde çizdiğim kaplumbağaya bakarak o günü hatırlardım. Keşke her okul yapsa bunu. Bir de keşke o resim öğretmeninin ismini hatırlayabilsem.
Edit: Kıymet Türe'ydi sanırım
Edit: Kıymet Türe'ydi sanırım
16 Nisan 2013 Salı
Pınar
İnsanın hafızası ne kadar zayıf olursa olsun, bazen öyle anıları oluyor ki; dün yaşanmışçasına canlı duruyor zihninde.
Kaç yaşındaydım bilmiyorum, ama küçüktüm.
Kardeşim olsun istiyordum. aslında kardeş nedir bilmiyordum da, işte bir oyun arkadaşı istiyordum. Daha çok da başkalarında olup bende olmayan bir oyuncak.
Bir gün "Kardeşin olacak." dediler annem, babam. "Olleeyy" diye bağırdım. Belirttiğim; zihnimin en canlı anısı da bu işte. Veli amcamlara misafirliğe gitmiştik akşamında. Mahsun Kırmızıgül'ün yeni çıktığı zamanlardı. Televizyonda o vardı; Kıllı suratı, yerlere değen kırmızı atkısı hala gözümün önünde. "Kardeşim olacak dedim! "Aaa hayırlı olsun, ne kadarlık cinsiyeti ne?" falan dediler, annem "daha yeni" dedi utanarak. ondan sonrasını da hatırlamıyorum zaten.
Sonrası fotoroman tadında tek karelerden oluşan geçmiş. Pek hatırlamıyorum geçmişimi.
Rahatsızlığı nedir kardeşimin halen daha tam olarak bilmiyorum. Doğduğunda kafatası su topluyordu. Şu balon çocuklar olur ya; onlardandı işte Pınar. O kadar çok ağladı ki annem, babam. Göz pınarlarının kuruduğunu iddaa ederler. Ama ben babamın masanın üzerinde duran su şişesinden kopya çektiğini düşünüyorum. O fotoroman gibi olan geçmişimden bir karedir bu.
Doğduktan sonra beynindeki su birikmesi durmuştu. Yeni doğan tüm bebeklerden büyük, kocaman, kel bir kafası vardı. Sarı saçlı ve koca kafalı olunca Tweety'e benzetmiştik. muhtemelen ben benzetmişimdir onu da, emin olamıyorum. Ama o zamanlar tweety'i iyi bilen ve benzetme özelleği her zaman olan birisi olmam, beni bu konuda diğer rakiplerime göre bir adım öne çıkarıyordu. Uzunca süre de Tweety'e benzer şekilde büyüdü bebekceğiz. normal değildi. Yani bir zeka geriliği vardı illa ki, ama su toplamasının durması, umutlarımızı arttırıyordu.
Defalarca gittik geldik Ankara'ya.
Akrabamız olan ve Ankara'da yaşayan tek tanıdığımız Veli Duyan'ın evini istila etmişti resmen bizimkiler. Hep umudu vardı babamın.
Defalarca gittik geldik Ankara'ya. Bir süre sonra burundan beslemeyi kesmiştik, babam hep diline masaj yapıyordu, onun etkisi olduğunu düşünür. Bense bilmem ama artık ağızdan besleyebiliyorduk bebekceğizi, çiğneyebiliyordu sanki biraz.
Alalalala lalala lalala diye bir şarkısı vardı. Koltuğa tutunarak sıralamaya bile başlamıştı. Bense tüm kardeşlik sorumluluklarımı yerine getiriyor; mamasını verip altını değiştiriyordum. Hatta bir keresinde altını değiştirirken kakasında tenyaya rastlamıştım. Ömrümde unutmayacağım en korkunç ve en tiksinç anımdır. Upuzun siyah kaygan boklu rezalet bir hayvan tenya şerefsizi. Ve küçücük bebeğin vücudunda ürüyor..
Bir sabah okula gitmek üzere erkenden kalktığımda ona da bakayım dedim.
Titriyordu ve morarmıştı. Menenjit sanırım. ya da bilmediğim bir şey. O saatten sonra insan cahil olmak istiyor. Bi şey ama ney? Menenjittir heralde..
Uzunca yoğun bakımda kaldı.
Sonra çıktı, ama sonrasında da annemin özellikle de babamın yoğun bakımında kalmaya devam etti.
Şu an kaç yaşında bilmiyorum 18 belki de 20. Ama hala bebek. Hala bizim için bir bebekçeğiz.
Ben anlamıyorum ama bizimkilerle arasında geliştirdiği bir dili bile var. Her şeyi anlatabiliyor.
Antalya'ya gittikçe kardeşlik vazifelerimi de yerine getiriyorum. Doyuruyorum mesela, oynuyorum, seviyorum..
Ama o hiç bana karşı olan kardeşlik vazifesini yerine getirmedi.
Hiç oynamadı benimle, hiç sevdiğim ve bana ait olan şeyleri almadı, hiç kızdırmadı. Ve benim bilmediğim, bilemeyeceğim bir çok vazifesini yerine getirmedi..
Ha pardon, kızdırdı. Sevmediği yemekleri yedirmeye çalışınca, diliyle kaşığı geriye ittiği zamanlar kızmıştım. Şimdi hatırladım.
Ne çok kızdırmış meğersem.
Kaç yaşındaydım bilmiyorum, ama küçüktüm.
Kardeşim olsun istiyordum. aslında kardeş nedir bilmiyordum da, işte bir oyun arkadaşı istiyordum. Daha çok da başkalarında olup bende olmayan bir oyuncak.
Bir gün "Kardeşin olacak." dediler annem, babam. "Olleeyy" diye bağırdım. Belirttiğim; zihnimin en canlı anısı da bu işte. Veli amcamlara misafirliğe gitmiştik akşamında. Mahsun Kırmızıgül'ün yeni çıktığı zamanlardı. Televizyonda o vardı; Kıllı suratı, yerlere değen kırmızı atkısı hala gözümün önünde. "Kardeşim olacak dedim! "Aaa hayırlı olsun, ne kadarlık cinsiyeti ne?" falan dediler, annem "daha yeni" dedi utanarak. ondan sonrasını da hatırlamıyorum zaten.
Sonrası fotoroman tadında tek karelerden oluşan geçmiş. Pek hatırlamıyorum geçmişimi.
Rahatsızlığı nedir kardeşimin halen daha tam olarak bilmiyorum. Doğduğunda kafatası su topluyordu. Şu balon çocuklar olur ya; onlardandı işte Pınar. O kadar çok ağladı ki annem, babam. Göz pınarlarının kuruduğunu iddaa ederler. Ama ben babamın masanın üzerinde duran su şişesinden kopya çektiğini düşünüyorum. O fotoroman gibi olan geçmişimden bir karedir bu.
Doğduktan sonra beynindeki su birikmesi durmuştu. Yeni doğan tüm bebeklerden büyük, kocaman, kel bir kafası vardı. Sarı saçlı ve koca kafalı olunca Tweety'e benzetmiştik. muhtemelen ben benzetmişimdir onu da, emin olamıyorum. Ama o zamanlar tweety'i iyi bilen ve benzetme özelleği her zaman olan birisi olmam, beni bu konuda diğer rakiplerime göre bir adım öne çıkarıyordu. Uzunca süre de Tweety'e benzer şekilde büyüdü bebekceğiz. normal değildi. Yani bir zeka geriliği vardı illa ki, ama su toplamasının durması, umutlarımızı arttırıyordu.
Defalarca gittik geldik Ankara'ya.
Akrabamız olan ve Ankara'da yaşayan tek tanıdığımız Veli Duyan'ın evini istila etmişti resmen bizimkiler. Hep umudu vardı babamın.
Defalarca gittik geldik Ankara'ya. Bir süre sonra burundan beslemeyi kesmiştik, babam hep diline masaj yapıyordu, onun etkisi olduğunu düşünür. Bense bilmem ama artık ağızdan besleyebiliyorduk bebekceğizi, çiğneyebiliyordu sanki biraz.
Alalalala lalala lalala diye bir şarkısı vardı. Koltuğa tutunarak sıralamaya bile başlamıştı. Bense tüm kardeşlik sorumluluklarımı yerine getiriyor; mamasını verip altını değiştiriyordum. Hatta bir keresinde altını değiştirirken kakasında tenyaya rastlamıştım. Ömrümde unutmayacağım en korkunç ve en tiksinç anımdır. Upuzun siyah kaygan boklu rezalet bir hayvan tenya şerefsizi. Ve küçücük bebeğin vücudunda ürüyor..
Bir sabah okula gitmek üzere erkenden kalktığımda ona da bakayım dedim.
Titriyordu ve morarmıştı. Menenjit sanırım. ya da bilmediğim bir şey. O saatten sonra insan cahil olmak istiyor. Bi şey ama ney? Menenjittir heralde..
Uzunca yoğun bakımda kaldı.
Sonra çıktı, ama sonrasında da annemin özellikle de babamın yoğun bakımında kalmaya devam etti.
Şu an kaç yaşında bilmiyorum 18 belki de 20. Ama hala bebek. Hala bizim için bir bebekçeğiz.
Ben anlamıyorum ama bizimkilerle arasında geliştirdiği bir dili bile var. Her şeyi anlatabiliyor.
Antalya'ya gittikçe kardeşlik vazifelerimi de yerine getiriyorum. Doyuruyorum mesela, oynuyorum, seviyorum..
Ama o hiç bana karşı olan kardeşlik vazifesini yerine getirmedi.
Hiç oynamadı benimle, hiç sevdiğim ve bana ait olan şeyleri almadı, hiç kızdırmadı. Ve benim bilmediğim, bilemeyeceğim bir çok vazifesini yerine getirmedi..
Ha pardon, kızdırdı. Sevmediği yemekleri yedirmeye çalışınca, diliyle kaşığı geriye ittiği zamanlar kızmıştım. Şimdi hatırladım.
Ne çok kızdırmış meğersem.
yaş
Yaş olmuş yirmi dokuz bilemedin otuz.. Hala blog bilgilerinde 27 görünüyor.
Ne pis ne tembel bir şeysin sen. Mendebur!! Git düzelt çabuk orayı.
Ne pis ne tembel bir şeysin sen. Mendebur!! Git düzelt çabuk orayı.
18 Haziran 2012 Pazartesi
başlık
Burdayıım...
Bloğumu da kaldırmadım. halen daha yazıyorum, kimin umrundaysa:)
Bir de daha sonra post ederim diye wörde yazdıklarımı bulabilsem çok zengin görünecek şuralar.
Bloğumu da kaldırmadım. halen daha yazıyorum, kimin umrundaysa:)
Bir de daha sonra post ederim diye wörde yazdıklarımı bulabilsem çok zengin görünecek şuralar.
31 Mart 2012 Cumartesi
19 Şubat 2012 Pazar
Nihayet Antalya
Nihayet Antalya! Evvelsi gün Istanbul'da kar kış kıyamet giderken bugün Antalya'dayız ve güneş tepemde fena yakıyor. Bende mi bir salaklık var bilemedim. Buraları bırakıp oralara gitmek namantıklık değildir de nedir?
15 Ocak 2012 Pazar
isim
Sevgili kızım,
Şu anlarda -2 aylıksın. Bi başka deyişle 7'inci ayındasın. Şunun şurası nisanda doğacaksın ama halen daha ismin net değil. Bana kalsa Manolya koyalım. Ama anan istemiyor. Mezgit de dedik mesela, sevdiğimiz bir balık, ama geyik yapıyoruz koymayız muhtemelen. Depik diyoruz mesela. İpek de olabilir. Ama kendimizi en alıştırdığımız Pınar ismi.
Şu anlarda -2 aylıksın. Bi başka deyişle 7'inci ayındasın. Şunun şurası nisanda doğacaksın ama halen daha ismin net değil. Bana kalsa Manolya koyalım. Ama anan istemiyor. Mezgit de dedik mesela, sevdiğimiz bir balık, ama geyik yapıyoruz koymayız muhtemelen. Depik diyoruz mesela. İpek de olabilir. Ama kendimizi en alıştırdığımız Pınar ismi.
14 Ocak 2012 Cumartesi
yoğunluk
Klişedir; yoğunluktan fırsat bulamadım derler ya, aha o işte. Hem vallah hem billah girip de iki şey yazmaya fırsat bulamıyorum. Bu yeni iş fena yaptı beni.
26 Eylül 2011 Pazartesi
eski 2
Oha lan! Büyüdüm de devam yazısı yazıyorum. Bir öncekinin çok okunulup beğenildiğinden değil elbet. Zira bi boka da benzemiyomuş.
Ne dediğim belli değil.
Aslına bakarsan; Hiç bir zaman da olmadı.
Ama şu oldu:
İlk defa kartel dağıldığında hissetmiştim. Çocukluğumun grubuydu falan da, çok sevdiğimden, hayran olduğumdan öyle hissetmedim. Daha farklı, daha bilinçliydi. Çocukça değildi kesinlikle.
Otobüste dışarıyı izlerken olmuştu. Bir daha geri gelmeyeceklerini bildiğimden ürpermiştim.
Daha sonra da ara ara hissettim o duyguyu.
Okul biterken. İstanbul'a yerleşirken. Belki evlenirken. Yalnızlığı tek gerçeklik gibi görerek, vedalaşmayı anlamsız bulan ben; içten içe travma mı yaşıyorum ne?
Halbu ki vazo kırılırsa kırılsın. Nasıl olsa uhu ile yapıştırılır. En kötü ihtimalle yenisi alınır.
Ama yok, öyle olmuyor işte.
Ne dediğim belli değil.
Aslına bakarsan; Hiç bir zaman da olmadı.
Ama şu oldu:
İlk defa kartel dağıldığında hissetmiştim. Çocukluğumun grubuydu falan da, çok sevdiğimden, hayran olduğumdan öyle hissetmedim. Daha farklı, daha bilinçliydi. Çocukça değildi kesinlikle.
Otobüste dışarıyı izlerken olmuştu. Bir daha geri gelmeyeceklerini bildiğimden ürpermiştim.
Daha sonra da ara ara hissettim o duyguyu.
Okul biterken. İstanbul'a yerleşirken. Belki evlenirken. Yalnızlığı tek gerçeklik gibi görerek, vedalaşmayı anlamsız bulan ben; içten içe travma mı yaşıyorum ne?
Halbu ki vazo kırılırsa kırılsın. Nasıl olsa uhu ile yapıştırılır. En kötü ihtimalle yenisi alınır.
Ama yok, öyle olmuyor işte.
22 Eylül 2011 Perşembe
eski
Aslında sevmiyorum.
Az önce farkettim de.
Böyle düşünürler gibi; hayat böyle, hayat şöyle falan diye ahkam kesmek çok saçmaymış.
"Senin haddine mi densiz" diye hayatın sillesini yemekten korkuyorum:)
Hem zaten ahkam kesmede problem yok. sakız yazısı gibi aforizma üretmek kolay iş. Doğru tespit yapınca vayanassını derler en fazla. Tespitlerde bulunursun hayatın ruhu üzerine de, sakız fabrikasında çalışmıyosan da bi yararı olmaz.
Satranç oynayasım var çok fena.
Aslında hayatı geçiniz.
Sorgulanmayan hayat, eğlenceli olmaya layıktır.
Bak nasıl aforizma? Gelecek nesillerden ricam, beni böyle hatırlayınız. Kalıcı yapınız beni. Lütfen.
Şans önemli şey. Yok yok değil. Vazgeçtim. Sürekli şansın varsa sorun yok. Hani geçen sene haberlerde gösterdikleri, ayakkabı boyacılığı yapan, milli piyango büyük ikramiyesini birkaç kere (2-3) kazanıp, pişkinlikle "karıyla kızla kumarda yedim" diyebilen adam. Mutludur di mi ya? Geçmişte yaşamıyodur en azından. Arada dönüp bakıyodur da. Ama argadaş şans adamın yüzüne bir kere gülüyosa ya gerçekten.
Bak aklıma geldi A. Şerif İzgören'in anlattığı taksili maksili bi hikaye vardı. Adam önceden zenginmiş de sonra batmış, taksi şoförlüğüne başlamış. Taksisine binen herkese aynı muhabbeti yapıyormuş ta ki, hoca bunun taksisine binene kadar. Hoca da durur mu? yapıştırmış cevabı "dikiz aynasına bakarak araba süremiyosun da, dikiz aynasından hayatına neden devam ediyorsun" diye. Tam böyle olmasa da, bir-iki yaklaşıkla buna benzer.
Alex ferguson'un da bi lafı var. bir maç içerisinde hakemler aleyhinize kararlar verir. Ama sene sonunda lehinize verilenler ve aleyhinize alınan hakem kararlarının birbirini götürdüğünü görürsünüz der.
Ahan da karma'ya bağladım yine. Eden bulur adamım da konu bu değildi ya. Aslında konu bile yoktu.
Evimi özledim. Antalya'yı. Küçükken oyun oynadığım mahalleyi.
Az önce farkettim de.
Böyle düşünürler gibi; hayat böyle, hayat şöyle falan diye ahkam kesmek çok saçmaymış.
"Senin haddine mi densiz" diye hayatın sillesini yemekten korkuyorum:)
Hem zaten ahkam kesmede problem yok. sakız yazısı gibi aforizma üretmek kolay iş. Doğru tespit yapınca vayanassını derler en fazla. Tespitlerde bulunursun hayatın ruhu üzerine de, sakız fabrikasında çalışmıyosan da bi yararı olmaz.
Satranç oynayasım var çok fena.
Aslında hayatı geçiniz.
Sorgulanmayan hayat, eğlenceli olmaya layıktır.
Bak nasıl aforizma? Gelecek nesillerden ricam, beni böyle hatırlayınız. Kalıcı yapınız beni. Lütfen.
Şans önemli şey. Yok yok değil. Vazgeçtim. Sürekli şansın varsa sorun yok. Hani geçen sene haberlerde gösterdikleri, ayakkabı boyacılığı yapan, milli piyango büyük ikramiyesini birkaç kere (2-3) kazanıp, pişkinlikle "karıyla kızla kumarda yedim" diyebilen adam. Mutludur di mi ya? Geçmişte yaşamıyodur en azından. Arada dönüp bakıyodur da. Ama argadaş şans adamın yüzüne bir kere gülüyosa ya gerçekten.
Bak aklıma geldi A. Şerif İzgören'in anlattığı taksili maksili bi hikaye vardı. Adam önceden zenginmiş de sonra batmış, taksi şoförlüğüne başlamış. Taksisine binen herkese aynı muhabbeti yapıyormuş ta ki, hoca bunun taksisine binene kadar. Hoca da durur mu? yapıştırmış cevabı "dikiz aynasına bakarak araba süremiyosun da, dikiz aynasından hayatına neden devam ediyorsun" diye. Tam böyle olmasa da, bir-iki yaklaşıkla buna benzer.
Alex ferguson'un da bi lafı var. bir maç içerisinde hakemler aleyhinize kararlar verir. Ama sene sonunda lehinize verilenler ve aleyhinize alınan hakem kararlarının birbirini götürdüğünü görürsünüz der.
Ahan da karma'ya bağladım yine. Eden bulur adamım da konu bu değildi ya. Aslında konu bile yoktu.
Evimi özledim. Antalya'yı. Küçükken oyun oynadığım mahalleyi.
16 Eylül 2011 Cuma
pıtırcık
Bir süre günlük olarak kullanmaya niyetliyim bu yerleri. Zira doğmamış çocuğa mektup yıllardır kurduğum bir özlem. E madem baba olucaz; o halde neden yazmayayım buralardan dedim.
Sevgili yavrum,
Anan sana pıtırcık diyor. bazen de pıhtış. Ama inan en çok da "sinsi piç" diyor. Zira dünyaya gelmen pek plansız yürüdü be canım. Neyse, o sizin aranızdaki mevzu, ben karışmam.
Şu sıralar gündem maddemiz cinsiyetin. pipi ile kuku arasındaki gidip gelirken aklımız, daha önce gerek benim gerekse manoş'un baktırdığı fallarda, falcı karılarının gazıyla seni erkek olarak bekliyorduk. Dum dum. ananı bilemem. ben öyle erkek diye inanıyordum. Fakat bu gün çin falı denen şeyi bilmem kaçıncı farklı kişiden yüzde 90lık başarı garantisiyle tekrar ve tekrar duymam üzerine oturduk hesapladık. Sonuç; Gız! Hadi bakalım ne varsa çinlilerde var. o yüzden bir iki ay boyunca sana kız diye bahsedicem, sonra alınma diye şimdiden söyliyeyim istedim. bi de şöyle bir şey var. şimdi eski mektuplar yıllar önce bulununca kullanılan türkçe bir garip gelir. Tahminimce sen bunu 2028 yılında falan okuyacaksın. Gülme o yüzden. hadi kal sağlıcakla. baay.
Not: Eğer erkeksen Çin'in ünlü bi meydanında göster amcalara pipini dicem, sen de gösterceksin. okeyto?
Not 2: Kızsan da tebriğe gerek yok bence. bu gün itibariyle 1 milyar nüfusu var adamların :)
Sevgili yavrum,
Anan sana pıtırcık diyor. bazen de pıhtış. Ama inan en çok da "sinsi piç" diyor. Zira dünyaya gelmen pek plansız yürüdü be canım. Neyse, o sizin aranızdaki mevzu, ben karışmam.
Şu sıralar gündem maddemiz cinsiyetin. pipi ile kuku arasındaki gidip gelirken aklımız, daha önce gerek benim gerekse manoş'un baktırdığı fallarda, falcı karılarının gazıyla seni erkek olarak bekliyorduk. Dum dum. ananı bilemem. ben öyle erkek diye inanıyordum. Fakat bu gün çin falı denen şeyi bilmem kaçıncı farklı kişiden yüzde 90lık başarı garantisiyle tekrar ve tekrar duymam üzerine oturduk hesapladık. Sonuç; Gız! Hadi bakalım ne varsa çinlilerde var. o yüzden bir iki ay boyunca sana kız diye bahsedicem, sonra alınma diye şimdiden söyliyeyim istedim. bi de şöyle bir şey var. şimdi eski mektuplar yıllar önce bulununca kullanılan türkçe bir garip gelir. Tahminimce sen bunu 2028 yılında falan okuyacaksın. Gülme o yüzden. hadi kal sağlıcakla. baay.
Not: Eğer erkeksen Çin'in ünlü bi meydanında göster amcalara pipini dicem, sen de gösterceksin. okeyto?
Not 2: Kızsan da tebriğe gerek yok bence. bu gün itibariyle 1 milyar nüfusu var adamların :)
27 Ağustos 2011 Cumartesi
la gerizekalı aptal aptal gonuşma salakghhh
Böyle buyurdu Alpuş!
Çok kızmıştı çünkü. Hiç tahammülü yoktu mantıksız söyleme. Bir anda, fütursuzca dökülüvermişti ağzından kelimeler.
Ulan gerizekalı! Aptal aptal konuşma! Salak!
Kız durdu. Şaşkındı. Karşı cevap verme çabasındaydı. Lakin söyleyecek sözü yoktu. İstemsizce güldü. Birlikte güldüler. O günden sonra aralarında bir şifre oldu; la gerizekalı aptal aptal gonuşma salakghhh
Çok kızmıştı çünkü. Hiç tahammülü yoktu mantıksız söyleme. Bir anda, fütursuzca dökülüvermişti ağzından kelimeler.
Ulan gerizekalı! Aptal aptal konuşma! Salak!
Kız durdu. Şaşkındı. Karşı cevap verme çabasındaydı. Lakin söyleyecek sözü yoktu. İstemsizce güldü. Birlikte güldüler. O günden sonra aralarında bir şifre oldu; la gerizekalı aptal aptal gonuşma salakghhh
17 Ağustos 2011 Çarşamba
milat
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
17 Ağustos 2011 Çarşamba Saat ~20:00 Küçükyalı,İstanbul
17 Ağustos 2011 Çarşamba Saat ~20:00 Küçükyalı,İstanbul
27 Temmuz 2011 Çarşamba
şafak sıkıştırması
Şafak sıkıştırması diye bi şey var. Askerliğini yapanlar iyi bilir. Askerliğin son günlerinde yaşanır. Padişah gibi hissettir insana kendisini. Bitiyor olmasının verdiği bir rehavettir. Hatta çoğu mehmetçik bu rehavetten pisi pisine ölmüştür. Yani "ben mi kontrol edicem bu şafaktan sonra dedektörün pillerini?" deyip mayına basan insanlardan bahsediyorum.
Bende de o var sanırım şuanda. Askerliğimde yaşamadığım kadar üstelik, iş hayatında yaşıyorum. Bi şey yapasım gelmiyor.
Bende de o var sanırım şuanda. Askerliğimde yaşamadığım kadar üstelik, iş hayatında yaşıyorum. Bi şey yapasım gelmiyor.
24 Temmuz 2011 Pazar
suyun yolu
Yaşam koçu diye bir şey var. Ben hiç görmedim de, duydum. Aslında bir tanesini de gördüm diyebiliriz. İnsanların kişiliklerindeki güçlü ve zayıf yönlerin ortaya çıkarmaya ve pozitif düşünceyle zayıf yönlerin geliştirilmesinde rehberlik ettiklerini düşünüyorum. Yani başka ne olacağıdı ki?
Beleşten para kazanmak mı? Emin değilim. Sonuçta ben kendi kendimin yaşam koçuyum. Kendimden de para mı alcaktık? Ama eşime dostuma hobi olarak yaptığım şeyden para kazanılır mı ki? Sağlam pazar, iyi reklam gerekir bunun için. Hiç tarzım değil. Nasıl yapılır ondan de emin değilim. Ama aklın yolu bir, bence şöyle;
İyilik ve doğruluğun mutlak kavramlar olmadığından şüphe yok aslında. Ama hep bir sorunun birden çok çözümü olduğunu bilirdim de en iyi ve en doğru çözümün, kendi bulduğum olduğunu anladım. Ne de olsa; herkesin kendi doğrusu; kendince en iyi çözümü. (Yaşam koçları da bunun ekmeğini yiyor)
Suyun yolu varsa da kendi buluyor nasılsa. Bir su yolu yoksa da, o yolun oluşması zaman ve tekrar meselesi. Aynı durumlarda ortak davranışlar, o yolun oluşması için şart. Zor olan o suyu başka yola itmek. Ve kim olursa olsun, ister adına yaşam koçu densin, isterse de arkadaş densin; kişi istemedikçe kimse bi şey yapamaz. Kimse farklı yol kullanmamız için bizi yönlendiremez. ve kimse bana doğru bildiğimi yanlış, yanlış olanı da doğru kabul ettriemez.
İyilik ve doğruluk için irrasyonel demiştim de, aslında o kadar da ölçülemez değiller. Teamülleri bir kenara bırakırsak, yazılı olan kurallar neticede kötü ve yanlışın ne olduğu hususunda bize oldukça yardımcı olurlar. Ama yazılı olmayan, herkesin ortak davranış sergilemediği şeyler? "Sokağa tükürmek kötüdür" gibi etik kurallar değil demek istediğim. Daha özel, daha bencil, belki ahlaki konular.
Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değer değildir -Sokrates
Yaşlı teyzeye, dolu otobüste yer verilmesi gerektiğinin öğretilecek bir yanı yok. Ahlaklı olmakla da hiç mi hiç alakası yok bence. Asıl bakılması gereken husus; ne kadar düşünebiliyoruz? İster bir konu hakkında düşünmek olsun, isterse de karşındaki gibi düşünmek olsun(empati). Herkes düşünür, herkes bir sonuca bağlar fikrini de. "De" sinde kalıyorum. Aklın yolu bir biliyorum da neden buluşma noktası benimki olsun? Benimki olmasın tabi de, şöyle diyeyim; kabul edilebilinir tek bir görüş olsun? Çünkü; su akar yolunu bulur du.
Peki su olarak metaforlaştırdığımız bir görüş olması gereken yolda mı? "Herkesin su yolu kendine" diyerek abuk bir cevap vermeyi isterdim. Ama sanırım bu bir inanç meselesi. Deneme-yanılmalar yanılsamalara kapılmadan yapıldığı takdirde boş levha dolar (yazar burda tabula rasa ne demek biliyorum demek istiyor. Bknz. Tabula Rasa)
John Lock; İnsan bütün bilgilerini deneyimleriyle elde eder. Çünkü insan doğuştan hiçbir bilgi ve doğru taşımaz derken, Sokrates'in bilgi doğuştan gelir görüşünü tamamen zıttını savunur.
Bakınız tarihin ilk yaşam koçlarından Sokrates(Kesin kemikleri sızladı) Suyu yoluna koymak için neler yaparmış. Yaşam koçu'yum koçum ben! diyen teyzelerin yaptıklarına ne kadar benziyor. google'da aradım bu çıktı;
Beleşten para kazanmak mı? Emin değilim. Sonuçta ben kendi kendimin yaşam koçuyum. Kendimden de para mı alcaktık? Ama eşime dostuma hobi olarak yaptığım şeyden para kazanılır mı ki? Sağlam pazar, iyi reklam gerekir bunun için. Hiç tarzım değil. Nasıl yapılır ondan de emin değilim. Ama aklın yolu bir, bence şöyle;
İyilik ve doğruluğun mutlak kavramlar olmadığından şüphe yok aslında. Ama hep bir sorunun birden çok çözümü olduğunu bilirdim de en iyi ve en doğru çözümün, kendi bulduğum olduğunu anladım. Ne de olsa; herkesin kendi doğrusu; kendince en iyi çözümü. (Yaşam koçları da bunun ekmeğini yiyor)
Suyun yolu varsa da kendi buluyor nasılsa. Bir su yolu yoksa da, o yolun oluşması zaman ve tekrar meselesi. Aynı durumlarda ortak davranışlar, o yolun oluşması için şart. Zor olan o suyu başka yola itmek. Ve kim olursa olsun, ister adına yaşam koçu densin, isterse de arkadaş densin; kişi istemedikçe kimse bi şey yapamaz. Kimse farklı yol kullanmamız için bizi yönlendiremez. ve kimse bana doğru bildiğimi yanlış, yanlış olanı da doğru kabul ettriemez.
İyilik ve doğruluk için irrasyonel demiştim de, aslında o kadar da ölçülemez değiller. Teamülleri bir kenara bırakırsak, yazılı olan kurallar neticede kötü ve yanlışın ne olduğu hususunda bize oldukça yardımcı olurlar. Ama yazılı olmayan, herkesin ortak davranış sergilemediği şeyler? "Sokağa tükürmek kötüdür" gibi etik kurallar değil demek istediğim. Daha özel, daha bencil, belki ahlaki konular.
Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değer değildir -Sokrates
Yaşlı teyzeye, dolu otobüste yer verilmesi gerektiğinin öğretilecek bir yanı yok. Ahlaklı olmakla da hiç mi hiç alakası yok bence. Asıl bakılması gereken husus; ne kadar düşünebiliyoruz? İster bir konu hakkında düşünmek olsun, isterse de karşındaki gibi düşünmek olsun(empati). Herkes düşünür, herkes bir sonuca bağlar fikrini de. "De" sinde kalıyorum. Aklın yolu bir biliyorum da neden buluşma noktası benimki olsun? Benimki olmasın tabi de, şöyle diyeyim; kabul edilebilinir tek bir görüş olsun? Çünkü; su akar yolunu bulur du.
Peki su olarak metaforlaştırdığımız bir görüş olması gereken yolda mı? "Herkesin su yolu kendine" diyerek abuk bir cevap vermeyi isterdim. Ama sanırım bu bir inanç meselesi. Deneme-yanılmalar yanılsamalara kapılmadan yapıldığı takdirde boş levha dolar (yazar burda tabula rasa ne demek biliyorum demek istiyor. Bknz. Tabula Rasa)
John Lock; İnsan bütün bilgilerini deneyimleriyle elde eder. Çünkü insan doğuştan hiçbir bilgi ve doğru taşımaz derken, Sokrates'in bilgi doğuştan gelir görüşünü tamamen zıttını savunur.
Bakınız tarihin ilk yaşam koçlarından Sokrates(Kesin kemikleri sızladı) Suyu yoluna koymak için neler yaparmış. Yaşam koçu'yum koçum ben! diyen teyzelerin yaptıklarına ne kadar benziyor. google'da aradım bu çıktı;
Sokrates bilginin insanda doğuştan olduğunu, bunların hatırlanmasıyla bilginin elde edileceğini söylüyordu. Bu doğuştan olan bilgiyi ortaya çıkarabilmek için özel bir çalışma gerekir ki, bu Sokrates’in yöntemini oluşturur. Onun yöntemi iki bölümden meydana gelmektedir. 1- İronie (alay) 2- Maieutique (doğurtma). 1- Alay (ironie): Sokrates karşısındaki insanların yanlışlarını düzeltmek ve arkasından doğruları göstermek istiyordu. Bunun için de karşılıklı konuşma diyalog yolunu seçmişti. Karşılıklı konuşma esnasında karşısındakine "hiç bir şey bilmediğini" söylüyor ve onun fikirlerini söylettiriyordu. Daha sonra bu düşüncelerin yanlışlarını ortaya koyuyordu. Karşısındakinin yanlışlarını bir bir açıklıyor onunla adeta alay ediyordu. Bu sebeple onun bu ünlü "alaycılığı" yönteminin olumsuz yıkıcı yanı kabul edilmiştir. 2- Doğurtma (Maieutique); maieutique (Fr.), maieutic (İng.), maieutik (Alm.), tevlid (Arapça), istiladiye(Osm.): Bu aşamada karşısındakinin sağlam zannettiği bilgilerini sarstığını görünce Sokrates soru-cevap tekniği ile konuşmaya devam ederek doğruları kendisine bulduruyordu. Yani, konuştuğu kimsede doğruyu meydana çıkarmağa girişiyor, onun zihninde saklı olan bilgileri doğurtmaya uğraşıyordu. Bu sanatına da, annesinin ebeliğine benzeterek maieutique (doğurtma, doğurtuculuk, doğum yardımcılığı, ebelik) adını veriyordu. Sokratik yöntemin uygulanışı Sokrates’in yönteminin çok açık bir örneği olan Menon diyalogundan seçilmiş aşağıdaki parçada O, bir köleye hiç bilmediği geometri problemini bulduruyor. Bu yöntemde uygulanan basamakları şöyle sıralayabiliriz: 1- Sokrates burada, kendisine güvenmediğini ve hiçbir şey bilmediğini söyleyerek konuşmaya başlıyor. 2- Öğrenmenin bir hatırlama olduğunu söylüyor. 3- Köleye bildiklerinden hareketle adım adım yeni bilgiler veriyor. 4- Ona önce anlatıyor, ardından "değil mi?", "olur mu?", "olmaz mı?", "bulunur mu?", "etmez mi?" gibi sorular soruyor. 5- Köle bu sorulara kısa cevaplar veriyor. 6- Böylece köle bir geometri problemini çözmüş oluyor. 7- Bütün bu bilgilerin, kölenin kendisinde olduğunu, onun sadece bu bilgileri doğurttuğunu söylüyor. 8- Başka bir konuya geçiyor. Sokrates'in uyguladığı yöntemi başka bir örnek üzerinde tekrar görelim. Eflatun'un Diyaloglarından Gorgias'da retorik (güzel konuşma, söylev, hatiplik) konusu açıklanmaktadır. Sokrates burada doğurtma yöntemi ile Sofistlerin yanlışlarını ortaya koymaktadır. Bu diyalogda Sokrates yöntemini şöyle uyguluyor: 1- Önce karşılıklı konuşmaya karar veriyorlar. 2- Sokrates sorular yöneltiyor. 3- Karşısındakinden kısa cevaplar istiyor. 4- Cevaplar "evet, hayır, öyle, doğru" şeklinde oluyor. 5- Böylece adım adım kendi fikirlerini karşısındakine kabul ettiriyor. 6- Karşısındaki insanın da aynı fikirleri savunduğunu söyleyerek yanlışları ve çelişkileri ortaya koyuyor. (ironie). 7- Tartışmacının konuşmayı bitirmemesi için tekrar konuya çekiyor. Başka bir konuyu tartışmaya başlıyorlar. Bu örneklerde de görüldüğü gibi Sokrates’in yöntemini şöyle tanımlayabiliriz; "Önceden özenle düzenlenmiş sorularla karşısındakinin zihninde saklı olan doğruları açığa çıkarma, böylelikle ona gerçeği buldurma temeline dayanan yöntemdir." Bu yöntem bir tümevarım yöntemidir. Bu yöntemde daima kolaydan zora, özelden genele, tikelden tümele, olaylardan sonuca giderek gerçeğe ulaşılır. Sokratik yöntemde; kendisi, hiç bir şey bilmiyormuş gibi görünerek, karşısındakini konuşturarak ustalıkla gerçeği buldurma söz konusudur. Sokratik yöntemin birinci basamağı olan “ironi" "alay" basamağında temel amaç, bir konuyu (tanım, sorun) karşısındakine tartışma yoluyla kabullendirmektir. Bunun için de tartışmacıya, önce hiçbir şey bilmediğine inandırma, sonra onun kendi söylediklerindeki çelişkileri ortaya koyarak fikirlerinden vazgeçirme söz konusudur. Bundan sonra tartışmacıya doğru bilgiye ulaşabileceği duygusu verilir. Genellikle Sokrates yönteminin bu basamağı yanlış anlaşılmakta ve buna ironi (alay) basamağı denilmektedir. Halbuki Sokrates'in amacı, karşısındaki insanın fikirlerinin yanlış olduğunu ortaya koyduktan sonra onun gerçeği bulması için motive olmasını sağlamaktır. ironi genellikle cynicism, sarcasm rölativizm ve nihilizmile karıştırılmaktadır. Halbuki bu basamakta Sokrates kendi fikirlerinin yanlışlığını anlayan kişinin konuşmaya devam etmesi için onu teşvik etmekte, adeta tartışmayı kızıştırmaktadır. Daha sonra ise, uygun, sistemli sorularla tartışmacının bilmediği, fakat tartışmayı yapanın bildiği doğrular adım adım buldurulmaya çalışılmaktadır. Yöntemin bu ikinci basamağına maieutique -doğurtma- adı verilir. Bu basamakta kişinin bildiklerinden hareketle yeni bilgiler kendisine buldurulur.
22 Temmuz 2011 Cuma
ikinci basamak
Daha sonra unutmayayım diye şimdi sıcağı sıcağına yazıyorum. Bugün terfi aldığımın haberi geldi. 6 yıldır terfi bekleyen insanların arasında utanıp sıkılarak yaşadım sevincimi. Çok ilginç bir duyguymuş. Allah utandırmasın.
edit1: Terfi değil de pozisyon değişikliği aslında.
edit2: 6 olmasa da 4-5 kesin var. 1,5 yıldır ben bekliyodum zaten.
edit1: Terfi değil de pozisyon değişikliği aslında.
edit2: 6 olmasa da 4-5 kesin var. 1,5 yıldır ben bekliyodum zaten.
aydabir
Ayın durumu mudur, yoksa vücut saatinin getirisi midir bilmem de nerdeyse ayda bir çok daha hassas bir denyo oluyorum. Böyle alıngan kırılgan falan. Umutsuz arabesk zaman diliminde yaşayan bir tembel hayvan gibiyim. Verdiğim örnekte hayır yok baksana.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)